Seninle Başlamadı

En son yazdığım yazımda söz verdiğim üzere; bu yazımda son zamanlarda psikoloji alanında okuduğum kitaplardan biri olan “Seninle Başlamadı”nın içeriğini konu aldım.

Mark Wolynn’in yazmış olduğu “Seninle Başlamadı-Kalıtsal Aile Travmalarının Kim Olduğumuza Etkileri ve Sorunların Üstesinden Gelmenin Yolları”, konu olarak adından da anlaşılacağı üzere, aile travmalarının, kişilerin psikolojileri, yaşamları ve sosyal çevrelerini seçmelerinde ne derece önemli rol oynadığından söz etmekte.

Örneğin; babaanneniz veya dedenizin, annenizin veya babanızın yaşadığı olayları, bunların benzerlerini yaşayabilirsiniz. Onların ne yaşadığınızı bilmeseniz de bilinçaltınız garip bir şekilde kalıtım yoluyla bunları kodlayıp size aktarabiliyor. Bir nevi kopyala yapıştır usulü ile nesilden nesile aktarım oluyor.

Anne-çocuk arasındaki biyolojik bağ aslında son derece psikolojiktir. Bu konuyla ilgilenenlerin ve hatta biraz psikoloji üzerine yüzeysel bir araştırma yapanların dahi bildiği üzere hamilelik süreci, öncesi, sonrası ve her aşamasında annenin yaşadığı olaylar, düşünceleri, etrafında yaşananlar, her şey bebeğin fiziksel ve ruhsal gelişimine etki ediyor. Bunun yanı sıra psikolojik değerlendirmeler, annelerin hamileyken, yeni doğum yaptığında ya da bebeklerini yetiştirirken en çok kendi anneleriyle olan ilişkilerini gözden geçirdiğini söylüyor. Bu yüzden her anne aslında kendi annesiyle bu süreçte bir özdeşleşme yaşıyor. Burada her bireyin kendi ebeveynleriyle olan ilişkisi, oluşturulan yeni ailede de ister istemez örnek alınacaktır. Bu sebeple kendi aile kökenlerimizin sorunlarını bilebilirsek farkındalığımızın artması ve kendimizi tanımamız kolaylaşacaktır.

Kitapta işte bunlardan bahsederek giriş yapılmakta ve sonrasında kitabı benzerlerinden farklılaştıran bazı kavramlar üzerinde durulmaktadır. Çekirdek dil haritası bu kavramlardan biri. Eğer çekirdek dil haritamızı çıkarabilirsek sorunlarımıza derinlemesine inebilir ve çözüme ulaşabiliriz. Bu harita; çekirdek şikayetiniz, çekirdek tanımlayıcılarınız, çekirdek cümleniz ve çekirdek travmanızdan oluşur. Bunun için önce çekirdek şikayetimizi belirlememiz gerek. En çok şikayet ettiklerimiz, en çok kullandığımız kelimeler, cümleler nelerdir? Bunları kimlerden öğrenebiliriz? Kimlerden duymuş olabiliriz? Ya da bu cümleleri söylettirecek duyguları yaşatan olayları yaşamış bir ebeveynimiz hatta büyük annelerimiz, büyük babalarımız olabilir mi? Bunlar hakkında bilgi sahibi olamayabilirsiniz veya bunları soracak hayatta olan herhangi bir yakınınız da olmayabilir. Bu durumda Wolynn, çekirdek cümleniz için, içinizdeki korkunun gerçek sahibi hakkında bir fikriniz varsa; o kişiyi gözünüzde canlandırmanızı söylüyor. Bunun sonrasında da birkaç egzersizle (aslında size sorular sorarak ve yazarak yaptırdığı alıştırmalar) birlikte, içinizde yıllardır sizinle yaşayıp hayatınızı zorlaştıran düşüncelerden nasıl kurtulabileceğinizden bahsediyor. Ama bir kişisel gelişim klişesi olarak yapmıyor bunu. Bu nokta beni etkileyen kısım oldu.

Kitabın 125. sayfasındaki şu cümle benim için önemli. “Biz küçükken bedenimiz duygu durumu olarak aldığımız ve sakladığımız bilgiyi kayıt eden bir kayıt cihazı görevindedir.” Buradan hareketle Wolynn, problemin aslında ebeveynlerimizin bize yaptıkları olmadığını, bizim bunları algılayış biçimimiz olduğunu söylemektedir.

Sonuç olarak aile hepimiz için önemlidir. Farkında olmadan kalıtımsal olarak ailemize veya onların ailelerine ait acıları, anıları, travmaları taşıyor olabiliriz. Bunun için kendimizi tanımalı, sorunlarımızın farkına varmalı ve kendimizi bir araştırma konusu gibi düşünüp incelemeliyiz. Çünkü bizi rahatsız eden her korku, duygu durum bozukluğu, davranış ya da düşünce, bekleyip sadece olumlu düşünerek, olumsuz hiçbir şeyi aklımıza getirmeyerek çözülemez. Bu, ancak bizim günü kurtarmamıza yardımcı olabilir. Bu da geçici ve kısa vadeli bir çözüm olacaktır. Şunu da söylemem gerek elbette; çok ciddi psikolojik sorunlarımız varsa muhakkak bir uzmana görünmeli ve tedavi olmak şarttır.

Bu kitapta ve psikoloji alanında okuduğum makaleler ve kitaplardan da öğrendiğim şu ki; sorunlarımız için kendimizi veya başkasını suçlamamıza gerek yok. Kendimizi tanımalı ve sorunlarımızdan kaçmadan üzerine giderek çözüme ulaştırmalıyız. Çünkü hiçbir şey seninle başlamadı…

Kaynak: Seninle Başlamadı, Mark Wolynn, Çev. Mine Madenoğlu, 20. baskı, Sola Unitas Yay. İstanbul 2018.

Reklamlar

Geç Kalanlar

İstanbul Şehir Tiyatroları tarafından sergilenen “Geç Kalanlar” isimli oyundan bahsetmek istiyorum. Öncelikle, 7 Ocak 2019 tarihinde gittiğimiz bu oyundan çok değişik duygularla ayrıldığımızı söyleyebilirim.

Geç Kalanlar oyununun yazarı; Pervin Ünalp, yönetmeni; Nihat Alpteki, oyuncuları; Defne Gürmen, Elçin Atamgüç, Vildan Gürelman, Zafer Kırşan. Konu, bir evli çiftin yaşadığı çelişkiler üzerinde gelişiyor. Detaylı bilgi için; https://sehirtiyatrolari.ibb.istanbul/Activity/Detail/24   

Oyun iki perdeden oluşuyor. Genelde tiyatro oyunları ve sinema filmlerinde kendi aramızda yaptığımız yorumlarda da söylediğimiz gibi ikinci perde daha güzeldi:) Bu genelleme bozulmadı benim için bu oyunda. Ben yine çok detay vermeden anlatmaya çalışmak niyetindeyim. Çünkü hepinizin gidip görmesini isteyebileceğim bir oyun. Sürprizler sürpriz kalsın:)

Oyunda bir evli çiftin sorunları ele alınmış. Evli çiftin her ikisinin de kendi ailelerinden gelen psikolojik travmaların evliliklerine nasıl yansıdığından söz edilmiş. Empati kurmanın önemi, birbirini anlamak için elzem olan iletişimin gücü, konuşmanın, birbirini dinlemenin ne kadar mühim olduğu anlatılmış. Aynı zamanda oyun sırasında birbirine basit ama güzel sözlerin söylenmesinin evliliğin tansiyonun nasıl dengede tutabildiğine şahit oluyorsunuz.

Sadece evlilik değil, insan ilişkilerinde de bu böyle değil midir? Evliliği ve özel yaşamımızı dışarıda bırakarak sosyal ortamlarımızı, toplum içindeki durumumuzu incelemeye çalışalım. Biz toplum olarak pek dinlemeyi beceremiyoruz. Mesela ben özellikle sosyal hayatımda karşımdakini dinlemeye özen gösteriyorum (elbet yapamadığım anlar oluyordur.) ama bazen karşımdakinin benim sözümü keseceğini bildiğim için konuşmamı, anlatacaklarımı hızlandırmayı, karşımdaki sözümü kesmeden diyeceğimi bir an evvel demeyi istiyorum. Ve sonra farkediyorum ki bu bir iletişim olmuyor, bir yarış oluyor. Bunun mesela benim iş ve sosyal hayatımda yenmem gereken bir özellik olduğunu düşünüyorum. Ama sosyal ilişki, iletişim dediğiniz şey zaten karşılıklı olan bir kavram. Adı üzerinde “İLETİŞİM”. Eğer karşılıklı olmasa iletmek derdik. Ne yazık ki her zaman bunu kavrayamıyoruz. Özellikle egomuz bizi çoğu zaman engelleyebiliyor.

Günümüzde bencillik, egonun üstün olması, “kişisel gelişim kitapları, seminerleri” furyası ile de meşrulaşmış durumda. Bu arada bu” kişisel gelişim” olarak adlandırdığım her kitap ve gelişim yöntemi için geçerli değil, sadece bir genelleme yapıyorum. Sadece, “Secret” isimli kitabın türevleri için bu şekilde düşünüyorum. Ama bilimsel olarak temelini psikolojiye dayandıran çok severek okuduğum kişisel gelişim kitapları da olmuştur. Benim için önemli olan bilime dayanan, psikoloji temelli olan yaklaşımlar. İşte bu genellediğim “Secret” tarzı kitaplar veya akımlar genelde bencilliği ve egomuzu tatmin etmeyi ön planda tuttuğu için işin derinine, aile travmalarına inmeyi başaramıyor ve yüzeysel kalıyor. İnsanın kendini tanıması için ailesini, ailesinin geçmişini iyi bilmesi ve araştırması gerektiğini düşünüyorum. En son bu konuyla ilgili okuduğum bir kitap oldu. Bununla ilgili yorumumu da bir sonraki yazımda yazmayı planlıyorum.


Kendimizi sevmeden ve tanımadan hayatta bir şeyleri belki başardığımızı sanıyoruz, bir süre devam ediyoruz. Ama tahmin edilmeyen bir durumla ani olarak karşılaştığımızda ortaya çıkıyor aslında ne kadar güçsüz olduğumuz. İşte o zaman ego ve bencillik kurtarıcı olmuyor aksine yara veriyor.

Konumuza dönecek olursak, “Geç Kalanlar” oyununda iletişimin ne kadar önemli olduğu verilmek istenen ana mesaj. Ama çok daha derin, şaşırtıcı, eğlenceli ve hüzünlü durumlar da var. Bu yönüyle de seyirciyi oldukça etkileyen ve seyircinin dinamiğini kovalayan bir yapısı var. İzlemenizi ve sonrasında yorumlarınızı paylaşmanızı dilerim.

Herkesin kendisini tanıması, araştırması ve iç huzurunu yakalaması ayrıca iletişimden kopmaması dileğiyle…

Masum

Blutv’nin yayın hakkını aldığı Masum dizisi, epey konuşulmaya başlanınca bir de oyuncu kadrosunu görünce insanda izleme isteği uyandırıyor. Ben de epeydir merak ediyordum bu diziyi ama halihazırda Netflix’e üye olduğum için bu tarz başka bir platforma üye olmak istememiştim açıkçası. Neyse ki Masum artık Netflix’te:) Ve tabi ki bunu gören ben, hemen izledim ve bitirdim bir çırpıda.

Dizinin senaristi Berkun Oya, aslında bu senaryoyu bir dizi senaryosu olarak yazmamış. “Bayrak” adlı bir tiyatro oyunu olarak yazmış. Dizinin yönetmenliğini Seren Yüce üstlenmiş. Oyuncu kadrosu gerçekten çok etkileyici. Haluk Bilginer, Nur Sürer, Serkan Keskin, Ali Atay, Tülin Özen, Okan Yalabık, Bartu Küçükçağlayan, İrem Altuğ, Mehmet Özgür, Esra Kızıldoğan, Merve Ateş, Cem Zeynel Kılıç, Defne Halman’dan oluşan oyuncu kadrosu, ilginç senaryosu ve etkileyici çekimleri ile de birleşince dizi, sinema filmi tadında bir seyir şöleni yaşatıyor izleyiciye.

Bir internet dizisi olduğu için RTÜK kaygısı yok. Küfür, içki, sigara serbest:) Yani aslında hayatın içinde olan şeylerin ekrana yansımasının, seyircinin üretilen yapımı daha gerçekçi bulmasını sağladığını düşünüyorum. Ne yazık ki televizyon dizilerimizin hem uzun süreli olması hem de bu tarz yoksunluklar yaşaması tabi bir de sürekli kısır konuların etrafında dolaşması benim gibi çoğu izleyiciyi Türk dizilerinden uzaklaştırmışken internet üzerinden yayınlanan, süre olarak 45-55 dakika arasında süren, serbest yapımlar imdadımıza yetişiyor. Çok fazla örnek yok şu anda ama “Şahsiyet” ve “Fi” dizileri de internet üzerinden yayınlanan ve beğendiğim dizilerden olmuştu. Özellikle “Şahsiyet” ve “Masum”u kesinlikle öneriyorum. Türk yapımlarını ileri seviyelere taşıyacak özel yapımlar bunlar. Böyle dizilerin, filmlerin ortaya çıkması ümit verici.

Şimdi izninizle Masum dizisinin konusu ve karakterlerinden bahsetmek istiyorum. Buradan sonrası spoiler içerecektir. Dikkat!!:)

Küçük bir kasabada yaşayan emekli komiser Cevdet (Haluk Bilginer) ve eşi (Nur Sürer) sakin bir hayat sürmektedir. Tarık (Okan Yalabık) ve Taner (Serkan Keskin) isimli iki oğlu olan bu orta yaşlı çiftimiz, polis Yusuf’un kasabaya gelmesiyle gizemli olayların odak noktası haline gelmiştir. Yusuf, eşinden boşanmış, bir kız çocuğu olan, şehirde yaşayan, polisliği Cevdet komiserden öğrenmiş ve Taner ile çocukluk arkadaşı olan bir karakter. Yusuf, kendisine verilen bir görev için tekrar büyüdüğü kasabaya gelince orada Taner’in kardeşi Tarık ile karşılaşır. Ve olaylar gelişir.

Bundan sonrasında gizem dolu bir maceranın içinde buluyorsunuz kendinizi. Tarık’ın akli dengesi yerinde değil, ağabeyi Taner, Tarık’ın eşi ile birlikte bir araba kazasında hayatını kaybedince akli dengesi bozuluyor. (Tarık’ın akli dengesizliğinin öncesi de var.) Aslında olayların nasıl geliştiği, tüm karakterlerin yaşadığı psikolojik gelgitler ile birlikte ortaya çıkıyor tabi ki.

Psikoloji, polisiye ve gerilim unsurları içeren bu dizide ölen kişilerin hep kafa darbesi ile ölmesi dikkatimi çekti. Dizide, şizofreni olduğunu düşündüğüm, akli dengesizliklere yol açan ciddi psikolojik rahatsızlıklar, anne-çocuk, baba-çocuk ilişkisi, ağabey-kardeş, baba-kız, karı-koca yani aslında genel olarak aile ilişkileri konu edilmiş. Aslında beyinde oluşan rahatsızlıklara da bir vurgu yapılmak istendiği için kafa darbelerinin yer aldığını düşünüyorum. Bu sadece benim fikrim elbette. Aynı zamanda dizinin adı “Masum” olduğu için izlerken bir masum arıyorsunuz. Aslında herkesin kendince bir masum yanı var. Çünkü en kızdığımız kişinin bile kendi ailesinden miras kalan sıkıntıları olabiliyor. Ama yine de en masumu galiba Yusuf’un kızı…

Ben kesinlikle bu diziyi izlemenizi öneririm. Ciddi anlamda çok iyi bir yapım. 2. sezonunun çekilmeyeceği söyleniyordu. Ama biraz internet araştırması yaptığımda bazı yerlerde 2. sezonunun çekileceği bilgisine de eriştim. Ne kadar doğru bilemiyorum. Ama Netflix yayın hakkını aldığına göre devam edecek düşüncesi kuvvetleniyor. Umarım bu güzel dizi devam eder, biz de böyle kaliteli yapımları ve benzerlerini izlemeye devam edebiliriz.

Diziyi izleyenleriniz veya izlemeyi düşünenleriniz varsa lütfen bana yorum yazın. Sizlerin de görüşlerini merak ediyorum.

Benden Ne Olur?

Herkese yeniden merhaba,

Bu yazımda sizlerle, keyifle takip ettiğim Aslı T. Kızmaz’ın yazdığı “Benden Ne Olur?” ile ilgili fikirlerimi paylaşmak istedim. Ben Aslı Kızmaz’ı sosyal medyada keşfettim. İnstagram ve Youtube üzerinden yayınladığı içerikler, videolar ve samimi paylaşımlar ile dikkatimi çeken Aslı Kızmaz, aslında bir süre kurumsal iletişim alanında çalıştıktan sonra kendi ajansını kurmuş ve özgürce, severek çalışmaya başlamış. Oyuncu İlker Kızmaz’ın eşi ve kızı Naz’ın annesi:) Oldukça seveni ve tabi ki her başarılı insanın sahip olduğu gibi sevmeyeni de var. Yaklaşık iki hafta kadar önce satışa sunulan kitabı “Benden Ne olur?”u alıp okudum hemen ve sizlerle paylaşmak istedim. Sizlerin de okumasını tavsiye ederim. Hem eğlenceli hem de keyifli bir kitap olmuş.

https://www.inkilap.com/benden-ne-olur

Kitabın baş karakteri Sertab Bal ve O’nun serüvenlerini okuyacaksınız bu kitapta. Fazla bilgi veremeyeceğim sürprizi kaçmasın. Ama hepimizin kitapta kendisinden bir şeyler bulacağına inanıyorum. Özellikle Pucca’nın Günlüğü/Pucca-Selen Pınar Işık, Kocan Kadar Konuş/Şebnem Burcuoğlu, Kan ve Gül/Alper Canıgüz kitaplarını okuyan ve sevenleriniz varsa bana kalırsa bu kitabı da sevecektir. (Bunu söylememin sebebi; “Benden Ne Olur” ile bu bahsettiğim kitaplar arasında benzerlikler olması değil,
“Benden Ne Olur” un bana daha önce okuduğum bu kitaplardaki hissi yaşattırmasıdır.)

Hepimize bir şeyler olmamız gerektiğinin ve bunun da genelde standart, sıradan ve alışılagelmiş şekilde yapılması gerektiğinin dayatıldığı günümüzde bu kitap, insanın kendisi olmayı başarabileceğini ve sadece kendisi olarak da başına gelen her şeyi göğüsleyebileceğini, kendi yolunu çizebileceğini öyle güzel ve akıcı bir şekilde vurgulamış ki insana hayallerini gerçekleştirme konusunda cesaret vermiş. Ben kitabı okurken baya güldüğümü ve duygulandığımı da belirtmek isterim.

Sertab Bal’ın maceralarının devamını bekliyoruz. Zira kitabın sonu da oldukça sürprizli ve adeta ikinci kitabın geleceğinin sinyallerini veriyor.

Umarım hepimiz hayallerimize kavuşur ve sadece kendimiz olarak bunu başarabiliriz,

Sevgiyle kalın…

Işıltılı Haşereler ve Son..

Yeniden merhabalar,

Bu yazımda en son gittiğim iki tiyatro oyunundan bahsedeceğim. Bu arada baştan söyleyeyim öyle tiyatro veya sanat eleştirmeni değilim ve bilmişlik taslamayacağım:) Ben sadece naçizane kendi görüşlerimi iletmek niyetindeyim.

İlk bahsedeceğim oyun; Işıltılı Haşereler. Oyuncular; Pınar Çağlar Gençtürk, Ünal Yeter ve Selen Uçer. İkinci Kat Tiyatrosu’nun hazırladığı bir oyun. Ben, oyunu Kadıköy Ak’la Kara Tiyatrosu’nda izledim. Konuyu gitmeden biliyordum, zaten baya ilgimi çekmişti. Çok güzel işlenmiş, mesajlar çok duru bir şekilde verilmişti. Oyuncuların da yetenekleri göz dolduruyordu. Açıkçası özellikle Pınar Çağlar Gençtürk’ün performansı (diğer oyuncuların performansları da kesinlikle çok iyiydi.) beni daha çok etkiledi. Daha sonradan hatırladım ki Pınar Çağlar Gençtürk’ü ilk olarak Nurgül Yeşilçay’ın başrol oynadığı 2009 yılında vizyona girmiş olan “7 Kocalı Hürmüz” isimli sinema filminde izlemiştim.

Oyunun konusundan kısaca bahsedip detaylara girmeyeceğim. Spoiler vermek istemem:) Ev sahibi olmak için sabırsızlanan bir çift var. Ve çiftin bu amaç uğruna neler yapabileceği anlatılıyor. Ben daha fazla bilgi vermeyeyim. Şu linkten de bakabilirsiniz. https://tiyatrolar.com.tr/tiyatro/isiltili-hasereler

İkinci oyun; Son. Oyuncu listesi bu sefer kalabalık. Oyuncular; Aslı Menaz, Aslı Şahin, Ayşem Yağmur Ulusoy , Can Alibeyoğlu, Cemal Ahhan Şener, Emre Çağrı Akbaba, Ercan Demirhan, Neslihan Ayşe Öztürk, Onur Demircan, Özgür Atkın, Tarık Köksal, Volkan Öztürk, Zeki Yıldırım. Oyun, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları’nın bir oyunu. Ben Kadıköy Haldun Taner Sahnesi’nde izledim. Oyun ile ilgili detaylı bilgiyi şu linkten edinebilirsiniz. https://sehirtiyatrolari.ibb.istanbul/Activity/Detail/42

Distopik ve fütüristik bir oyundu. Kötü bir gelecek senaryosu üzerine inşa edilmiş. Ben bu tarz kitapları, dizileri ve filmleri çok sevdiğim için çok beğendim. Ama eğer tarz olarak ilginizi çekmiyorsa sevmeyebilirsiniz. Özellikle sahne tasarımı çok hoşuma gitti. İlk defa Şehir Tiyatrosu’nun bir oyununu izleme şansı yakaladım. Evet bu bir şans; çünkü Şehir Tiyatroları’nın bilet fiyatları oldukça uygun ve yer bulmak imkansıza yakın. Biletler 1 ay öncesinden satışa sunuluyor. Bilet satış saati var, aynen opera ve bale biletlerinde olduğu gibi. O yüzden hatırlatma, alarm filan kurdum bilet alabilmek için. Baya çabalıyorsunuz yani:) Aslında hala ülkemizde tiyatro, opera ve bale biletleri için yer bulamamak şahsi olarak beni zorlasa da mutlu da etmiyor değil hani. Demek ki MFÖ’nün dediği gibi “Benim hala umudum var.” :)) Neyse konudan kopmayalım. Sonuç olarak yine spoiler vermemek için çok derine inemeyeceğim. Ama bence görülmesi gereken bir oyun. İnsanların, toplumların dönüşümlerinden ve hırslarından bahsedilmiş genel olarak.

Şimdi, belki aranızdan gidenler olur diye sizlerle fikirlerimi detaylı olarak paylaşamadım. Ama keyif alarak izlediğimi ve bende kesinlikle etki bırakan oyunlar olduğunu söyleyebilirim. Bir de fark ettim ki; iki oyun da aslında insanların para hırsını konu almış. Bu yüzden de bir tanesi her ne kadar geleceğe yönelik olsa da iki oyun da, günümüzde homo sapiensin ne derece hırstan gözünün döndüğünü, para için neler yapabileceğini hatta yaptığını düşündürttü bana yeniden…

Eğer bu oyunlara giden olursa lütfen benimle fikirlerini ve yorumlarını paylaşsın.

Sanatla ve sevgiyle kalın…

Şirinler Köyü Kapadokya

2018’in son haftasında eşimle bir kaçamak yapalım dedik ve Kapadokya’yı seçtik. İyi ki de burayı seçmişiz. Aralık ayı için havanın oldukça soğuk olması ve arabasız olmamız gezmemizi biraz güçleştirse de karlar altında Kapadokya bambaşka bir havaya bürünüyormuş. Yani üşümekten korkmuyorsanız ve bizim gibi her gün üçer dörder kat kıyafet giymeyi göze alırsanız Aralık ayında gidilmesini tavsiye edebilirim. Çünkü zorluklarına rağmen o manzarayı görmenin ve o büyünün içerisinde her şeyden uzak hissetmenin muhakkak yaşanması gerekir diye düşünüyorum.

Göreme-Göreme Tepesi, Sunset Point nam-ı diğer Aşıklar Tepesi

Biz Göreme’de konakladık. Hava kötü olduğu için ilk günümüzde balonlar kalkmadı. Acaba gidene kadar göremez miyiz balonları diye biraz endişelendik. Ama neyse ki ikinci gün odamızın penceresini açtığımızda karşımıza kocaman bir balon çıkıp bize “günaydın” dedi. Daha sonra otelimizin terasına çıktık ve karlar altındaki Göreme’de peri bacalarının arasından süzülen balonları görünce gerçekten bir masalın içinde gibi hissettik.

Göreme

Gezilecek Yerler

Birçok kaynaktan edindiğim bilgiye göre; Kapadokya; Nevşehir, Niğde, Aksaray, Kırşehir ve Kayseri illerine yayılmış bir bölgeye verilen isimmiş. Biz, bu geniş bölgeden Nevşehir tarafındaydık. Göreme, Kapadokya bölgesinin içerisinde konaklama için en merkezi yer bence. Gezilecek diğer ilçelere de ulaşımı kolay. Arabayla gitmek veya araba kiralamak daha mantıklı, ama bizim orada olduğumuz sürede yollar çok buzluydu, bunu da eklemek isterim. Biz toplu taşıma kullandık, aslında gittiğimiz yerler, Göreme’ye yaklaşık olarak 15-20 dakika uzaklıkta. Ama dolmuşlar saat başı hareket ettiği için soğukta beklemek durumunda kalabiliyorsunuz.

Gezimizin ilk gününe Avonos’tan başladık. Avonos’ta bulunan Güray Müze’ye gittik, gerçekten uğranması gereken çok önemli ve güzel bir müze. Güray Müze hakkında biraz bilgi verelim.

Güray Müze, Avanos ilçesi sınırları içinde çağdaş müzecilik anlayışı ile kurulmuştur. Teşhir salonları, sosyal etkinlik alanları ve diğer hizmet birimlerinin bulunduğu yapı kayaya oyularak, yerin 20 metre altında 1600 metrekarelik bir alana inşa edilmiştir. Mimari yapısı ve konsepti müzeye dünyanın ilk ve tek yer altı seramik müzesi olma özelliğini kazandırmıştır. http://www.guraymuze.com/kurumsal.php

Gerek pişmiş toprak seramik eserleri gerekse de küçük buluntuları ile zengin bir koleksiyona sahip olan müze; üç bölümden oluşmaktadır.

1. Bölüm: Antik Eserler Salonu 

2. Bölüm: Modern Eserler Salonu.

3. Bölüm: Sergi Salonu, Kafeterya ve içinde şöminesi olan bir fuayedir. http://www.guraymuze.com/kurumsal.php 

Güray Müze içerisinde alışveriş yapabileceğiniz bir mağaza da bulunmaktadır. Aynı zamanda çömlek yapmak için de bir atölye mevcut. Biz burada çömlek yaptık. Fakat buradaki çömlek makinaları elektrikli, yani eğer daha otantik olan ayakla çevrilerek dönen makinalarla çömlek yapmayı denemek isterseniz burada o imkan yok maalesef. İsterseniz burada yaptığınız çömleklerin kurumaya bırakılıp fırında pişirildikten sonra kargoyla adresinize gönderilmesini talep edebilirsiniz. Bir de mağaza kısmının içerisinde “fosforlu oda” var. Orayı bilip sorarsanız gösteriyorlar. Yoksa özellikle orada burayı öneren olmuyor. Mutlaka burayı da görün derim.

Avonos-Güray Müze

Avonos’tan Göreme’ye döndüğümüzde Göreme’de bulunan ve Göreme merkezden yürüyerek (aslında tırmanarak:)) yaklaşık 20 dakikada ulaşabileceğiniz Aşıklar Tepesi’ne çıktık. Buraya Sunset Point (Gün batımı seyir noktası) ve Göreme Tepesi de deniliyormuş. Burası gerçekten görülmeye değer, yazımın başında bahsettiğim o şirinler köyü çağrışımına ilk burada yakalandım.

İkinci günümüzde Ürgüp’e gittik. Burada Ürgüp’ün meşhur sütlü kabak çekirdeğini tattık. Gerçekten güzel, tavsiye ederim. Daha sonra Asmalı Konak’ı ziyaret ettik. Ardından Turasan Şarap Evi’nde şarap tadımı yaptık ve sıcak şarap içtik. Fakat methedildiği kadar güzel bulmadık açıkçası Turasan’ın şaraplarını.

Ürgüp-Turasan Şarap Evi

Üçüncü günümüzde Göreme Açık Hava Müzesi’ne gittik. Peri bacalarının içinde yer alan birçok kilise var burada. Karlı, buzlu ve de yüksek olduğu için merdivenleri çıkmakta biraz zorlandık. Ama düşmeden bu parkuru da tamamladık 😊 Göreme Açık Hava Müzesi’ne giriş kişi başı 45 TL. Müze giriş ücreti olarak değerlendirildiğinde oldukça yüksek bir fiyat. Bizim yaptığımız gibi müze kart çıkartırsanız daha uyguna geliyor. Tabi halihazırda müze kartınız varsa daha iyi. Göreme merkezden yaklaşık 20-25 dakika civarında yürüyerek Göreme Açık Hava Müzesi’ne ulaşabilirsiniz.

Restoranlar

İlk geldiğimiz gün akşam vakitlerinde otele vardık. Yemek için otelimize danıştık. Onlar bize Göreme merkezde yer alan Aysel’in Mutfağı’nı önerdi. Oranın sahibi Aysel Hanım’ın oğlu Emin Bey ile tanıştık. Kendisi çok ilgili, güleryüzlü ve samimiydi. Gezilecek yerler ve ulaşımla ilgili kendisinden de bilgi aldık. Biz orada bostan kebabı ve şebit yağlamasını denedik. Tatları çok güzeldi. Daha sonraki günlerde kahve içmek ve kahvaltı yapmak için de gittik. Kahvaltıları da çok lezizdi.. Her seferinde tüm ekip çok samimiydi. Bu yüzden Aysel’in Mutfağı’nı güvenle ve keyifle tavsiye ederim.

Göreme-Aysel’in Mutfağı
Göreme-Aysel’in Mutfağı-Şebit Yağlaması
Göreme-Aysel’in Mutfağı

2. günümüzde değişik bir yerde yemek istediğimiz için Trip Advisor adlı siteden araştırma yaptık. Yapılan yorumlara göre İnci Cave Restoran’ı denemek istedik. Aslında bulunduğumuz yere çok yakın olmasına rağmen çarşı esnafından birine sorduk ve bize çok ters istikameti tarif etti. Neyse ki Google Maps var, navigasyoncuğumuzun yardımıyla restoranı bulduk. Cem Yılmaz’ın Faruk Eczanesi anlatımını bire bir yaşamış olduk böylece😊 İnci Cave Restoran’da adından da anlaşılacağı üzere bir mağaranın içindesiniz. Erol Bey ve Mustafa Bey güleryüzlü hizmetleri ve samimi sohbetleriyle gecemize renk kattılar. Burada testi kebabı ve inci spesiyal isimli yemeklerini tattık. Ayrıca Kapadokya’ya özel Aside isimli bir tatlı varmış, her restoranda bulunmuyormuş. Un helvası gibi ama yapımında şeker yerine pekmez kullanılıyormuş. Gerçekten enfesti.. Ayrıca ortam, Göreme’nin tarihi dokusuna çok uygun ve sizi başka diyarlara götürüyor. Servis hızlı, yemekler leziz, ortam sıcak.. Mağara olduğu için telefonun çekmemesi de bonus:)

Göreme-İnci Cave Restoran

3. gün yine Trip Advisor’dan yaptığımız araştırmalar neticesinde Orient Cave Kitchen’a akşam yemeğine gittik. Burası da yine bir mağara olduğu için Kapadokya’nın doğal yapısına uygundu. Yorumlarda suflesinin çok özel olduğu söylenmişti. Denedik ve gerçekten leziz bulduk.

Bizim Kapadokya gezimiz böyleydi. Eminim çoğunuz zaten gitmişsinizdir. Ama gitmeyenler varsa onlara yardımcı olabilmek adına detaylandırarak gezimizden bahsetmek istedim.

Biz kendi adımıza 2018’i böylece güzel kapatmış olduk. Dilerim 2019 yılı, bolca gezeceğimiz, yeni ve farklı yerler keşfedeceğimiz sağlıklı, huzurlu, mutlu bir yıl olsun herkes için… Mutlu seneler🎄

Hayallerini Gerçekleştirememenin Dayanılmaz Hafifliği…

Bu yazım biraz karamsar olacaktır, baştan uyarayım…

Günümüzde çoğu insan sevmediği işte çalışıyor. Sevdiği işte çalışabilen ve geçimini bu şekilde sağlayabilen insanlara hayranım. Ben ne yazık ki onlardan biri değilim.     

Çalışmayı çok sevdim ve her zaman  iş hayatının içinde oldum. Elbette her iş, bana bir şeyler kattı biliyorum. Ama hiçbir zaman kendi istediğim, hayal ettiğim işlerde çalışamadım. İdealist olarak ve ne istediğimi bilerek  üniversiteden mezun oldum. Çok severek uluslararası ilişkiler bölümünü bitirdim. Bu bölümü seçtiğim için hiçbir zaman  pişman olmadım. Mezun olunca dış haberler muhabiri olarak çalışmak istedim.  Olmadı, olabilirdi ama maddi imkansızlıklar hayallerimi gerçekleştirmeme olanak tanımadı. (Bu konuya döneceğim.) Ve sonra özel sektörde çalışmaya başladım. Asla memur olmak istemedim, memuriyet benim için durağanlıktı, vizyonumu genişletememek, dünyaya açılamamaktı. Yaklaşık 8 senedir özel sektördeyim ve şimdi keşke memur olsaydım diyorum:) En azından kendime ayırabileceğim boş vakitlerde istediklerimi yapabilirdim. O vizyonu kendim geliştirebilirdim.  Çalışma saatleri buna olanak tanıyor çünkü. 

İnsan yaptığı işi sevmediğinde hayatının her alanı da bu sıkıntıdan payına düşeni alıyor. Evet her şey insanın elinde, güçlü olmak, hayata her şeye rağmen devam edebilmek, işi işte bırakmak mümkün, söylenmemek mümkün, mücadeleci olmak mümkün. Ama ben bunları yapsam da işin içinden çıkamadığım bir noktada buluyorum kendimi. Kapitalist dünya düzeninde patron hakimiyeti altında ezilen çalışanlardan biri olmaktan ileri gidemiyorum ne yazık ki. Her patronun ortak özellikleri var gerçekten; emir verme, ego tatmini gibi gibi… Ama şu an yaşadıklarım ve maddi olarak buraya mecbur olmam sebebiyle işittiğim laflara cevap verememek (hele de haksızlıklar karşısında dik durmaya alışmış biri olarak) öyle güç geliyor ki. İçimden suratına istifa mektubunu fırlatmak istediğim bir patron ile çalışıyorum. İşin zamansızlığı, düzensizliği de cabası. Ama bir gün gelecek, biliyorum bir gün bu yaşadıklarımı da kendi tarihimin tozlu sayfalarına gömeceğim. Fakat o ve onun gibiler her zaman “vicdansız” ve “kötü” olarak anılmaya devam edecekler…  

Az önce “bu konuya döneceğim” diye belirttiğim konu ise, insanın hayallerini maddi imkansızlıklardan dolayı gerçekleştirememesi. Belki de hayallerini gerçekleştirememiş olanlar buna sığınıyoruz. Gazeteci olmayı çok istedim, yıllarca hayalini kurdum ama mezun olunca maddi imkansızlıklardan dolayı yapamadım diyorum. Belki de standartlarımı yeterince düşürmeyi göze alamamışımdır. Akademisyen olmayı da çok istedim ama torpilin su gibi aktığı canım ülkemde bu alan da bana pek fırsat tanımadı diyorum. Belki de yine bir yerlerde hata yapmışımdır. 

Evet kariyer hedeflerimde ve hayallerimde çok yıkıma uğradım. Fakat düşünüyorum da belki de yeterince çabalamamış ve planlı hareket etmemişimdir. Bir şeylerin arkasına sığınmak, bahaneler üretmek, söylenmek sıklıkla yaptığım şeylerdi. Ama artık bunlardan kurtuluyorum. Üzerimde ağırlık yapan tüm bu kayaları bir uçurumdan aşağı yuvarlıyorum teker teker. Hafiflememe çok ama çok az kaldı. 

Yazımın başında karamsar bir yazı olacak demiştim; ama ümit etmeden yaşanmıyor.  O yüzden yazımın sonu karamsar olmayacak. İnanıyorum ki kişi kendini tanır, yapabileceklerini bilir ve bu doğrultuda planlı çalışarak zorlukları göze alabilirse istediklerini başarabilir. Zaman geçse de yaş alsa da insan her zaman ne istediğini bildiğinde ve planlı çalıştığında başarıya ulaşabilir. 

Bir sonraki yazımda görüşmek dileğiyle…

Paylaşmak Güzeldir..

Keyifli ve mutlu anları, acıları, hüzünleri, duyguları paylaşmak güzeldir..Aslında insan paylaştıkça azalmaz çoğalır. Bir deniz mesela engin, uçsuz bucaksız sakin, dalgalı, fırtınalı her haliyle benim için vazgeçilmez ve hayatımda hep bir yerlerde olması gerekendir. Yalnız kaldığında da güzel,kalabalıkların içinde de. Ama şimdi bu fotoğraftaki anı hatırlıyorum mesela. Akşam saatlerinde çekmiştim bu fotoğrafı, öyle sakin huzurlu. Ama öncesinde epey kalabalıktık ve eğlenmiştik, kahkahalar havada uçuşmuştu. Fotoğrafın bu halinde yansıyan ise durgunluk, sükunet.

Bazen insan  ne zorluklar ne güçlükler atlatıyor, kimi yalnızken kimi kalabalıkta ama bir şekilde hepsi geçiyor ve fırtınaların ardından işte bu küçük anekdota konu olan deniz gibi,  yaşanılanlar sona erdiğinde sular durulduğunda izlemesi keyifli ve anlamlı, seyirlik bir manzara çıkıyor ortaya. 

Paylaştığımız zaman bu durgun denizi daha çabuk görebiliriz. Uslu bir çocuk olursak da şirinleri görürsünüz demişlerdi:) Ama o kadar da uslu çocuklar olmayalım biraz hayatın tadını çıkaralım, zorluklar, güçlükler ve bunlarla mücadele edebilmek de buna dair.