Güzel Şeyler de Oluyor

Bodrum ile ilgili son yazımda belirttiğim üzüntü veren durumların haricinde Bodrum’da güzel şeylerin de olduğunu belirtmem gerekiyor.

Bir aile dostumuzun tavsiyesi ile Bodrum’un o meşhur ara sokaklarının birinde güzel bir restoran keşfettim. İsmi Bodrum Masalı.  Çok şeker Adanalı bir hanımefendinin işletmiş olduğu bu restoranda Adana usulü yemekler ve tatlılar mevcut. Küçük, sevimli, içten bir mekan. Muhakkak görülmesini tavsiye ederim.

Bunun yanı sıra çoğu kişinin, özellikle Bodrum’da yaşayanların çoğunun bildiği Zai’den bahsetmek istiyorum. Örneği az olan bir yer Zai. Yeni nesil kütüphane adıyla yola çıkmış. Burada kütüphane bölümünün yanı sıra söyleşi bölümü, resitallerin ve konserlerin yapıldığı bir bölüm mevcut. Zeytin ağaçları ve sanatçıların güzel eserleri ile bezeli bu mekan keşke her yerde benzerleri olsa dedirtiyor insana. O kadar keyifli ki orada zaman geçirmek, bunu ancak orada bulunarak anlayabilirsiniz. Kapısından içeri girdiğiniz andan itibaren bambaşka bir dünyada olduğunuzu hissediyorsunuz.

Tiyatro oyunları, imza günleri, çeşitli sanat etkinlikleri düzenleniyor. Programlarını buradan takip edebilirsiniz. http://www.zaibodrum.com/

Bodrum’da olup da gitmemiş olanlar ve Bodrum’a yolu düşenler muhakkak uğramalı. Ayrıca kafe bölümündeki kahve ve tatlıların da çok lezzetli olduğunu söylemeden geçemeyeceğim.

Böyle güzel mekanların olması insanı hem umutlandırıyor hem de mutlu ediyor. Örneklerinin çoğalması dileğiyle…

Reklamlar

Bodrum Bodrum

Bodrum Bodrum.. Çocukluğumun geçtiği o şahane yer… Orada yetişmiş olmanın bir şans olduğunu bilerek bir gün O’na geri dönmek için hayaller kurduğum… Sen çok değişmişsin be Bodrum. Ne olmuş sana öyle. Sen, o daracık sokaklarında sadeliğinle ve doğal güzelliğinle, denizinle, güneşinle her şeyinle bambaşkaydın.

Ağustos ayında Bodrum’a gittiğimde değişen yüzüyle Bodrum beni derinden yaraladı. Benim eski Bodrum’um yoktu artık. Hala dar ve güzel sokakları, begonvilleri, gün batımı sahneleri, güzel manzaraları var elbet. Ama eski tadı yoktu ne yazık ki. Şehirleşme çabası içinde küçük bir kasaba şimdilerde Bodrum. Ben, Bodrum’un çığlıklarını duyar gibi oldum. “Ben bir kasabayım, şehir olamam, olmak da istemiyorum, beni rahat bırakın.” diye haykırıyordu sanki.

Şehirleşme macerası en çok ulaşımda kendini belli etmiş. Mesela dolmuşlar. Bodrum’da ulaşım, çoğu küçük ve turistik yerleşim yerinde olduğu gibi her zaman büyük şehirlere nazaran daha maliyetliydi. Fakat bu sefer bayağı fazla bir artış gözlemledim. Bodrum bir yarımada ve çok güzel, farklı koyları olması sebebiyle görülmesi, gezilmesi gereken yer çeşitliliği oldukça fazla. Bu sebeple de günde en az dört dolmuşa (gidiş dönüş) binmeniz gerekiyor. (tabi gidilecek yer taleplerine bağlı olarak değişebilir, ama genelde bu şekilde) Araba kiralayabilirsiniz elbet, bu sefer otopark ve park yeri sorununuz olacaktır. Bunun yanı sıra dolmuş şoförleri eskiden babacandı, neredeyse hepsini tanırdık, güvenirdik. Tam bir kasaba hayatıydı diyebiliriz bu yönüyle de. Ama şimdi onların da İstanbul’daki çakal şoförlerden bir farkı kalmamış. Hepsi farklı bir uygulama olduğunu söylüyor. Bunlar birbirini tutmuyor. Bodrum, Muğla Büyükşehir Belediyesi’ne bağlandıktan sonra dolmuşlardaki uygulamalar da bir garip olmuş. Bodrum küçük bir kasaba ve bazı şehir uygulamalarını çabucak ve işlevsel hale getirmek zor olabilir. Belki zaman içinde oturacaktır yenilikler. Ama yine de ben eski halini özlediğimi her an daha çok fark ettim.

Kaldığım süre iki  hafta idi. 12 Ağustos haftası süresince denizdeki kirlilik dikkatimi çekti. Çekmeyecek gibi değildi. Ben, hiçbir yerin denizini Bodrum’a değişmem. O yüzden içim daha çok acıdı. Bayram tatili ve sonrası birkaç güne rastlayan bu günler kalabalık dolayısıyla insanların sebep oldukları bir kirlilik de olabilir. Ama teknelerin atıklarını kontrolsüz ve denetimsiz boşalttıklarını duydum. Gerçekten böyle bir durum varsa Bodrum Belediyesi ve Muğla Büyükşehir Belediyesi bu konuda hassasiyetle gereken neyse yapmalılar. Ülke olarak denizlerimizdeki kirlilik zaten malumunuz. Doğayı korumak sadece bir slogan olarak kalmamalı.

Ben bu açılardan çok üzgünüm. Bodrum’u eski küçük, şehirleşmeye çalışmayan kasaba haliyle görmeyi çok isterdim. Artık yapılacak bir şey yok bu konuda belki.

Bizim gibi büyük şehirlerde yaşayan ve buraların derdi, sıkıntısı, çilesinden sıkılmış insanlar kaçıp Bodrum ve benzeri yerlere gidip yeni hayatlar kurmak istiyor. Ama gittikleri yerlere de kendi büyük şehirli alışkanlıklarını götürüp o güzel yerlerin de dokularını bozuyorlar. Bu da olayın bir başka düşünülmesi gereken boyutu. Bizler artık her yerde sıkışmışlık hissi yaşıyor, ne istediğimizi bulamıyoruz, bilemiyoruz bir türlü.  Bu da günümüzün kronik rahatsızlarından biri işte. Gideceksek de küçük kasabalara, her neresi olursa olsun dokularını bozmadan, onlara saygı duyarak yaşamaya çalışsak çok daha güzel olmaz mı?

Her haliyle yine de benim gözümün nuru. Umarım daha fazla değişmez, şehir ve kasaba arasına sıkışmış halinden O da hiç memnun değil.

Seni seviyorum Bodrum…

Bendeki yerin ne olursa olsun asla değişmeyecek…

“ANI YAŞAMAK MI YAŞAMAMAK MI? İYİ İNSAN OLMAK BİR SEÇİM Mİ?”

İnsanoğlunun derdi bitmez. Kimi zaman haklı kimi zaman haksız yere kendimizi, muhatap olduğumuz kişileri veya içinde bulunduğumuz koşulları suçlarız. Bazılarımız bunu dışa vurmasa da herkes biraz bulur kendisini bu suçlamaların içinde. İşte buradan yola çıkarak geçenlerde aklıma takılan bir şeyi paylaşmak istedim.

Bazen öyle dalıyoruz ki kendi hayatımıza, kendi hayatımızın zorluklarına, unutuyoruz bizim dışımızda başkalarının da yaşantılarının olduğunu.

Artık sosyal medyada hemen hemen herkesin denk geldiği hatta paylaştığı bir durum var; biz evrende küçücük bir zerreyiz, adını bile bilmediğimiz bir sürü gezegen var, hatta başka evrenlerin de varlığından söz ediliyor. Ve biz bu koca evrenin ya da evrenlerin içinde minicik bir toz zerresinden bile küçükken nasıl oluyor da koskocaman dertlerimiz olabiliyor. İşte bu evrenlerin içinde yaşayan küçücük bir insan olmak ve bunu yaşarken unutmak ile kendi hayatımızla meşgul olurken başkalarının da hayatlarının olduğunu unutmamız meselesini benzeştiriyorum.

Peki ne yapmamız gerekiyor? Hayat hepimiz için yeterince zor. İnsanın varoluşundan itibaren hiç bitmeyen bu anlam arayışı devam edecek elbet. Bunun için yapılan önerilerden en akla yatanı bana kalırsa “anı yaşamak”. Ama bir kişisel gelişim klişesi olarak değil. “Anı yaşamak” artık herkesin dilinde olan ama esas anlamının kavranılmadığını ve içinin boşaltıldığını düşündüğüm bir kavram haline geldi. İşte ne bileyim; “anı yaşa hayatı umursama”, “anı yaşa yarını düşünme, amaan boşveeer!!!” gibi bir yaklaşımla yaşanmaz. O zaman kim verecek evimin kirasını, kim ödeyecek faturaları noktasına gelmek zorunda kalırsınız ki sonu sefaletle sonuçlanabilir.

Anı yaşamak aslında arkadaşlarımızla, eşimizle, dostumuzla, ailemizle, sevdiklerimizde geçirdiğimiz anlarda ya da keyif aldığımız bir yerde otururken, güzel bir ortamdayken iş düşünmemek, yarın başımıza gelebilme olasılığı olan felaketlere odaklanmamak gibi şeyler olmalı bana kalırsa. Bunu yapabildiğimizde mutluluk çok da uzak değil. Zaten hayatta kimse bir ömür her saniye mutlu olamaz. O yüzden “mutlu olmanın, huzur bulmanın 21 yolu”, “ 21 günde mutlu olmak” gibi kitapları okumanın veya bu düşünceleri benimsemenin uzun soluklu fayda getirdiğini düşünmeyenlerdenim. Ki 21 günün sihrinin de yalanlandığını söyleyebilirim. Sevgili psikolog Beyhan Budak’ın videosundan da izleyebilirsiniz. (Kişisel Gelişim Kitapları Yalan Söylüyor) https://www.youtube.com/watch?v=xzEFVIRAS6M

Anda kalabilip anın tadını çıkarabilmek önemli elbette. Bunun yanı sıra yardımlaşma konusunu düşünüyorum. Biz, kendi hayatımıza takılıp kalmışken, onu önemsemiş ve onunla boğuşurken evrende bir kum taneciği kadar yer kaplayan bedenimiz acaba yine aynı ölçüde yer kaplayan diğer insanlar veya canlılar için neler yapıyor?

 Birine yardım etmek, ihtiyacı olan birine yardım etmek çok anlamlı ve güzel bir davranış. Senden başka insanları, canlıları (hayvanlar, ağaçlar, bitkiler) önemsediğini gösteren, kendini iyi hissetmene de yardımcı olan bir durum. Ama işte buradaki sorum şu; “kendimizi iyi hissetmek ve iyi insan olabilmek için mi yardımda bulunuyoruz, yoksa gerçekten onların daha iyi hale geldiklerini görmek mi huzurlu kılıyor bizi?” Bence bunu anlamamız o kadar da kolay değil. Şimdi sorsam aynı cevapları alacağıma eminim. “Tabi ki insanların veya canlıların daha iyi duruma gelmesi için.” Peki ya kendimizi biraz daha iyi hissetmiş olmak için yapıyorsak? İşte bunun için kendimizi dinlememiz ve gerçekten ne düşünerek yardımlaşma içinde olduğumuzu bilmemiz lazım.

Sadece yardıma muhtaç insanlara, hayvanlara, yiyecek, giyecek, yaşam yeri sağlamaktan değil kastım. Örneğin trafikte, yolda, çalışırken veya herhangi bir sıkıntı içerisindeyken yanımızda yaşanan bir şiddet olayına sessiz kalıyor muyuz? Önyargısız bir şekilde kendimiz gibi olmayanlara, düşünmeyenlere düştüklerinde el uzatabiliyor muyuz?

Bence iyi insan olmayı “iyi insan olmak” için değil de içten gelerek ve düşünmeden yapabiliyorsak “iyi insan” olabilmişiz demektir. Yoksa herkes iyi niyetli o konuda sıkıntı yok…

Geçen gün Pendik’te yaşanan bir olaya değinmek istiyorum. Emniyet şeridinde gitme hakkını kendinde bulan bir şahıs (ki ünlü bir baklavacıymış) ileride duran polisi farkedip aslında gitmesi gereken normal yoluna aniden sapıyor ve bu sırada kendisine haklı olarak yol vermeyen sürücüye sanki az önce emniyet şeridinden giden kendisi değilmiş gibi saldırıyor. Ve saldırdığı arabanın içinde hamile bir kadının olduğunu görmesine ve duymasına rağmen, yol vermedikleri için onların arabalarını tekmeliyor. Görüntülerde şahsa o anda trafikte tepki göstermeyen birçok insan gördüm mesela. Sonrasında emniyete çağrılan vahşi adamı kapıda karşılayan ve elini sıkan polis de gördüm.

Caydırıcı cezalar olmadıkça bu tarz tipler çoğalıyor. (İnsan demek istemiyorum.) Yanı sıra İnsanlar bu tarz olayları şikayet ederken de çekiniyor, isim vermek kayıt altına girmek istemiyorlar. Bunların hepsi aslında toplumumuzu düzenleyecek yeterli kanunların bulunmamasından kaynaklanıyor.

Özetle ne kadar iyi olduğumuzu düşünmenizi isterim. Çünkü toplumu iyileştirmeye her zamankinden daha çok ihtiyacımız var.

Hayata Kısa Bir Mola…

Geçenlerde bir keşfim oldu. Hem sakin hem kalabalık, geniş alanları olduğu için kalabalık olsa bile rahatsızlık hissetmeyeceğiniz, bazı mekanlardaki gibi dip dibe oturmak zorunda olup da diğer kişilerin sohbetlerini dinlemek zorunda bırakılmadığınız, ister çalışabileceğiniz ister kafa dinleyeceğiniz, kitap okuyacağınız, isterseniz de arkadaşlarınızla buluşup konuşabileceğiniz ferah güzel bir mekan burası. ” Walter’s Coffee Roastry” isimli bu mekan Kadıköy’de Caferağa Mahallesi’nde yer alıyor. Belki daha önce gitmiş olan ve bilenleriniz vardır. Tabi ki bir mekanı beğenmenin ve tercih etmenin tamamen kişilerin isteklerine ve beklentilerine göre de değiştiğini hatırlatmak isterim.

Dekorasyon olarak kafe bir kimya laboratuvarı şeklinde dizayn edilmiş. Esprili bir şekilde duvarlarında periyodik cetvel şeklinde numaralar ve isimler yazılmış. Bir bölümünde maskeler ve laboratuvar kıyafetleri de yer alıyor. Diğer bir bölümünde ise kahve üretimi yapılıyor. Kafe, tema olarak “Breaking Bad” isimli diziden esinlenmiş. Dizide başroldeki karakterin ismi kimya profesörü olan Walter Hartwell White. Kafenin ismi de buradan geliyor. Dizi epey meşhur, ben aslında bu dizinin ilk bölümünü izleyip daha sonra da diziye şans veremeyenlerdenim. Ama kafenin konseptini çok beğendim. Diziyi beğenerek izleyenleriniz varsa onların bu mekandan daha çok keyif alabileceklerini düşünüyorum.

Kadıköy, Caferağa, Moda çevresinde her adım başı kahve dükkanı var zaten bildiğiniz üzere; eğer farklı bir yer deneyimlemek istiyorum derseniz kesinlikle öneririm. Sunulan lezzetlere gelecek olursak; ben flat white içtim. Gayet başarılıydı. Diğer kahvelerinin de güzel olduğunu duydum ama onları denemediğim içi onlar hakkında bir fikir sunamayacağım. Fiyat olarak da gayet ortalama diyebilirim. Benim içtiğim flat white’ın fiyatı 12 TL’ydi.

Rotamızın bir sonraki durağı Moda’da yer alan “Asuman” oldu. Burası da özellikle sosyal medyada son zamanlarda oldukça konuşulan bir mekan. Burası, ismi en meşhur tatlısıyla (Asuman) özdeşleşmiş bir çikolata dükkanı. Bu mekanın içerisinde camekan bir bölüm var, burada da kendi üretimleri olan birçok çeşit çikolata mevcut. Çikolata aşığı biri olarak buraya baa-yıldım. Çikolataların bulunduğu bölüm çikolataların erimemesi için soğuk tutulmuş. Kafenin diğer kısmı ise gayet hoş, arka fonda çalan nostaljik müzikler de mekan ile uyuşmuş. Gelelim Asuman’a.. Gerçekten çok lezzetli. Çikolata, çilek, krema ve bisküvi parçacıklarından oluşuyor. Ama bence lezzeti, çikolatasının kendi üretimleri olmasından ileri geliyor. Menüdeki diğer tatlıların isimlerini de buraya bırakıyorum. Feraye, Oya, Feride, Müjgan, Leyla:) Bu arada Asuman tatlısının fiyatından da bahsedeyim, küçük boyu 21 TL. Büyük boyu ile de yanlış hatırlamıyorsam 1 ya da 2 TL fark oluyor.

Eveet, bu kadar tatlıdan, kahveden bahsettikten sonra da yazımı yıllardır gitmek isteyip de gitmeye bir türlü fırsat bulamadığım bir yerden bahsederek bitireceğim. “Barış Manço Müzesi”. Eminim aranızdan gidenler vardır, ama ben henüz fırsat bulabildim. Ve Barış Manço’nun yaşamış olduğu evi gezerken çok duygulu ve gururlu anlarım oldu. Ben de küçüklüğünde 7’den 77’ye programı ile büyüme şansını elde edebilmiş çocuklardanım. Şimdiki nesil ne yazık ki böyle birinden mahrum. Ama bir şekilde herkesin bu kayıtları edinip çocuklarına izletmesini isterim doğrusu.

Barış Manço’nun şarkıları, sevecenliği, çocuklara olan yaklaşımı o kadar güzel ki, di’li geçmiş zaman eki kullanmaya gerek kalmıyor. Tüm bunları o kadar güzel bir şekilde ortaya koymuş ki zamansızlık kazanmış adeta. Evden bahsetmem gerekirse alt katı ile birlikte toplam üç kattan oluşuyor. Eşyalarının hepsi antika. Kendisi tam bir koleksiyonermiş.

Evin girişinde sizi bir eşek heykeli karşılıyor ve evin bahçesinde kocaman domates, biber ve patlıcan heykelleri bulunuyor. Bunlar da Barış Manço’nun evinin müzeye çevrilirken çok iyi düşünülmüş küçük ama hoş detaylar olmuş. Her detayı anlatmıyorum, belki gitmeyenleriniz vardır, en güzeli görerek hissederek deneyimlemek.

Yeniliklere açık olmanın, zamana ayak uydurmanın çok önemli olduğunu; ama bir yandan da eski değerlerimizi unutmamamız, onlara sahip çıkmamız ve onları önemsememiz gerektiğini düşünüyorum.

Kendi Yolunu Bulmanın Peşinde…

Hepimizin de bildiği ve birçok kez yaşadığı üzere kul kurar kader gülermiş. Yaşarken birçok şeyi unutup boş şeylere üzülüyoruz. Planlarımızın gerçek olmamasına dertleniyoruz. Buna engel olmak benim için hala zor. Planların eğer hayatına vereceğin yön ile ilgiliyse gerçekleşmemesi çok daha üzücü oluyor.

Bazen öyle çok istemiyorsun ki zorunluluklarını yerine getirmeyi onlar sana daha da ağırlaşarak geliyor. Daha iyiye odaklanıyorsun; ama içinde bulunduğun durum daha da zorlaşıyor. Bu sefer eski zorunluluklar kıymete biniyor. Hayat hep dalgalı deniz gibi, iniyor çıkıyor, iniyor çıkıyor, iniyor çıkıyor.. Hep aynı düzlükte gitseydi pek bir şey öğrenemez ve hayattaki güzelliklerin tadını da anlayamazdık aslında. Hayatta her şeyin bir sebebi var. Yaşarken sıkıntı olarak gördüklerin ileride yaşamın bir yerinde seni öne çıkarmaya yarayabiliyor.

Yönümüzü bulmakta zorlanıyoruz. Çalışmanın güzelliğini, tadını almışız ama kariyerimiz bizi yönetenlerin iki dudağının arasında. Kendini geliştirsen, eğitimini alsan, deneyimini kazansan da egoların esiri, kıskançlıkların ve garip kişilik savaşlarının ortasında bulup kendini kayboluyorsun bir hiçliğin içinde. Sonra diyorsun ki neden ben buradayım. İş değiştirmek çözüm değil, kendi işini kurmak çözüm değil. Bu insanlar her yerde. Sürekli çareler arıyoruz kendimize. Belki her yerde varlar; ama en çok hangi işi yaparken keyif alır, kendimize katkı sağlarız, bu güç savaşlarının etkisinden kurtuluruz ya da bunları en az şiddetle hissederiz diye düşünüp duruyoruz.

Bunları benim gibi düşünen bir çok insan olduğunu bildiğim için sürekli ikinci çoğul şahıs kullandığımı da belirteyim.

Kendini tanımak bu sorunun çözümünde en önemli faktör. Ne istemediğini bilmek önemlidir; ama ne istediğini bilmeye ve bulmaya yetmez. İnsanın kendisini bulmak için düşünmesi, buna zaman ayırması şart. Hepimiz bir koşuşturmanın içerisinde günümüzün nasıl bittiğini bilmeden yaşayıp gidiyoruz. Etrafımızdaki güzelliklerin farkına varmadan değil sadece, en önemlisi olan; kendi içimizin de farkına varmadan. Fakat kendimizi dinlemek ve ne istediğimizi kendimize sormak, kendimiz üzerine çalışmak, kendimizi keşfetmeye çalışmak gerek. Çünkü toplumumuzun dayattıkları, hayat mücadelesi, geçim sıkıntısı ve daha birçok neden kendimizi aramamıza fırsat vermediği gibi engel olmakta.

Çocukluk ve gençliğe dönelim. Özellikle gençlerin istedikleri, gelecek hayalini kurdukları meslek acaba kendi istekleri mi? Bu soru bile o kadar önemli ki. Okulda, aile ve arkadaş ortamında bariz bir şekilde kendisine dayatılan bir görev, iş, meslek olmasa da farkında olmadan bir yönlendirme yapılabiliyor. Bunun sonucunda gençler de kendi isteklerinin yönlendirildikleri (yönlendirenlerin farkında olmadıkları) meslek olduğunu düşünebiliyor.

Çocukluktan beri yaratıcılığımızın öldürülmesi üzerine kurulu bir eğitim sistemimizin olması neticesinde, bizim gibi kendisini ancak 30’lu yaşlarda aramaya vakit bulan insanlar ortaya çıkıyor. Bu yüzden de kendimizi bulana kadar istemediğimiz işleri yapmak kaderimiz oluyor. Ama bunun farkına varmak için hiçbir zaman geç olduğunu düşünmüyorum. Bunun hiç farkına varamayan ve ömrünü istemediği işleri yapmakla geçirmek zorunda kalan milyonlar var.

Biraz cesaret, biraz kendine güven bir tutam da hevesle her şeyi başarabilir ve daha mutlu bir toplum yaratabiliriz.

Ne istediğini bilen, mesleğini mutlulukla yapan ve bunun neticesinde toplumumuzun vizyonunu genişleten, gelişimine katkı sağlayan insanlar olmamız dileğiyle..

8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü ve Anlamı

8 Mart Dünya Kadınlar Günü, Birleşmiş Milletler(BM) tarafından 1977 yılında “Dünya Emekçi Kadınlar Günü” olarak ilan edilmesinden sonra resmi olarak kutlanmaya başlanmıştır.

Aslında bunun kökeni daha önceye dayanıyor. 8 Mart 1857 tarihinde ABD’nin New York eyaletinde çalışma koşullarının iyileştirilmesini isteyen işçilerin grevi sonrası çıkan yangında 120 kadın işçinin hayatını kaybetmesinin ardından bu günün kadınlara özel bir gün olarak kutlanması kararı alınmıştır. Danimarka, Almanya ve ABD bu günü kutlamaya başlayan ülkelerin başında gelmiştir. Bu adımlardan sonra BM, 16 Aralık 1977’de 8 Mart’ı “Dünya Kadınlar Günü” olarak ilan etmiş; ama bu günün New York’ta yanan işçilerin anısına olduğunu belirtmemiştir.
Dünya Kadınlar Günü, 1921 yılından bu yana Türkiye’de kutlanmaya devam ederken 1975 yılında ve daha sonrasında daha kalabalık kitleler tarafından anılmaya başlanarak“Emekçi Kadınlar Günü” ibaresiyle kutlanmaya devam edilmiştir. https://www.cnnturk.com/ajanda/iste-8-mart-dunya-kadinlar-gunu-tarihcesi

Anlamının ve ortaya çıkış sebebinin çok önemli olduğunu görsek de günümüzde kadınlar gününün özellikle ülkemizde ne yazık ki sıklıkla yaşanan kadın tacizleri, ölümleri ve kadına uygulanan şiddet sebebiyle daha da önem arz etmesi gerektiğini benimsememiz gerekiyor. Tabi ki sadece bir gün bunu hatırlamak ile olacak iş değil bu. Ama aslında ana akım medya ve sosyal medyada duymadığımız öyle çok olay yaşanıyor ki. Bu yazıyı yazdığım şu sıralarda bile kaç kadın tacize uğruyor, katlediliyor, kaç küçük kız çocuğu zorla evlendiriliyor bilemiyorum.

Türk toplumu hep ata erkil bir toplum değildi esasında, eski Türk toplumuna bakıldığında kadının hem siyasette, yönetimde hem de sosyal yaşantıda ne kadar saygın bir yeri olduğunu biliyoruz. Kadın, yapısı ve yaratılışı gereği çok güçlü bir varlıkken, insan türünde en önemsenmeyen ve arka planda durması uygun görülen taraf haline nasıl gelmiş olabilir? Bakın, kadın haklarını korumak için yapılan faaliyetleri bile kadınların kendilerinin değil eşlerinin, babalarının veya erkek kardeşlerinin, ağabeylerinin yaptığı toplumlar, gruplar var. Bunlar çok ama çok önemli detaylardır. Üzerinde düşünülmesi ve engellenmesi gereken noktalardır.


Mustafa Kemal Atatürk’ün sayesinde kadına seçme ve seçilme hakkı 5 Aralık 1934 yılında verilmişken; günümüzde batının modern ülkesi olarak tanınan Fransa ise kadına seçme ve seçilme hakkını 1944 yılında tanımıştır. Atamızın sayesinde kadın bu kadar ön plana çıkmıştı, değer bulmaya başlamıştı. Ama şimdi baktığımızda Türkiye’de kadının korunması için kanunlar ne yazık ki yeterli ve etkili değil. Kadına, toplumda ve iş hayatında da ne kadar yer verildiği tartışılır. Fakat dünyaya baktığımızda da özellikle siyaset ve bazı iş kollarında erkeklerin egemenliğini görüyoruz. Kadınlardaki yüksek duyarlılık ile birçok sorunun çözülebileceğine inanıyorum. O kadar çok sayıda kültürlü, kendini iyi yetiştirmiş, kabiliyetli kadın var ki gerçekten çoğunun adının bilinmemesi, iş hayatında, üretimde, siyasette yer alamaması çok üzücü. Bir kadın eğer bilimsel bir buluş yaptıysa, siyasette yer aldıysa, iş hayatında yüksek mevkilere geldiyse bu bizi şaşırtıyor, sevindiriyor. Buna sevinmemiz bile kadın-erkek ayrımının, uçurumunun göstergesidir.
Kadınlar ve erkeklerin eşit olması şu noktada ne yazık ki bizi kurtarmaz, uzunca bir süre kadınlara her alanda erkeklerden daha eşit davranılması lazım. Ancak o zaman belki aynı seviyeye gelir ve eşitlik sağlanabilir.

Bir de 8 Mart’a özel indirimlerin yapılması konusu var. Ben bu yapılan indirimlerin bu günün anlamını yitirmesine sebep olduğunu düşünüyorum. Neden kadınların başarı hikayelerine daha çok yer verilmiyor? İndirim yapmak için çabalayan firmalar bu tarz konulara eğilse daha iyi olmaz mı? Bunların özellikle erkek egemenliğinin yoğun olduğu düşünülen bölgelerimizde, beldelerimizde yapılması gerekli. Toplum kadına saygı konusunda bilinçlendirilmelidir. Kadınlara indirim veya bir çiçek değil; anlayış ve hak ettikleri eşitlik gerekli…

Kadın cinayetleri hakkında size bir link vereceğim. Bu siteyi incelemenizi rica ediyorum. Bu sitede ülkemizde öldürülen kadınlar hakkında bilgi alabilirsiniz. Durumun ciddiyeti, sürekli güncellenilen sayısal verilerle gözler önüne serilmiş. http://kadincinayetleri.org

Arzum; bir gün ülkemizde ve dünyada kadının değerinin anlaşılması ve üzerinde durmak zorunda kaldığımız vahşi ve acımasız olayların yaşanmamasıdır. Bir gün değil her gün kadına hak ettiği değerin verilmesi dileğiyle…

8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nüz kutlu olsun!!!

Vazgeçmemek İyileştirir..

Eveet, sonunda yıllar süren çalışmam, emeklerim bir kitap oldu… Şu an satışta. Müjdeler olsun:)

https://www.kitapyurdu.com/kitap/evanjelizm-ve-yeni-dunya-duzeni/492545.html&manufacturer_id=213554  
https://www.kabalci.com.tr/evanjelizm-ve-yeni-dunya-duzeni/elif-arat-yildiz/urzeni-yayincilik 
https://www.odakitap.com/evanjelizm-ve-yeni-dunya-duzeni-elif-arat-yildiz/9786057941404
https://www.nezih.com.tr/urunler/evanjelizm-ve-yeni-dunya-duzeni-elif-arat-yildiz-urzeni-yayincilik-350975
 https://www.sozcukitabevi.com/Kitap/elif-arat-yildiz-evanjelizm-ve-yeni-dunya-duzeni

Aslında hikayem 8 yılı geçkin bir şekilde sürmekteydi. Üniversiteden mezun olduktan sonra geçici olarak Bodrum’da bir otelde çalışmaya başladım. İş arıyordum ve ne yazık ki her yeni mezun genç gibi savrulmaya başlamıştım. Çalışırken bir yandan da yüksek lisans yapmak için sınavlara giriyordum. Uluslararası İlişkiler mezunuydum ve Gazetecilik bölümünde yüksek lisans yapıp sonrasında medyada dış haberler servisinde çalışmak istiyordum. O zamanlar idealimdi bu. Uzun süre bu işi yapabilmek için çabaladım fakat maddi imkansızlıklar buna müsaade etmedi. Şimdi dönüp hikayeme baktığımda belki de hayallerime ulaşmak için daha fazla zorluğu göze alabilirdim diye düşündüğüm de oluyor. Her neyse sonunda Kocaeli Üniversitesi Gazetecilik yüksek lisans bölümünü kazandım. 5 kişilik bir sınıfımız vardı. İlk sene derslerimiz vardı. (her yüksek lisans eğitiminde olduğu gibi:)) Bunda sıkıntı yok, ilk sene bitti. İkinci yıl zaten o 5 kişiden bir ben kalmıştım. Diğer arkadaşlarım yönlerini başka rüzgarlara doğru çevirmişlerdi. Bu sırada Bilgesam- Bilge Adamlar Stratejik Araştırma Merkezi’nde stajyer analist olarak çalışmaya başladım. Yüksek lisansın nimetlerinden faydalandım bu noktada; çünkü buraya girebilmek için bir yüksek lisans eğitimi alıyor olmak ya da bitirmiş olmak gerekliydi. Yüksek lisansın en önemli senesi olan son seneye, tez yazma senesine gelmiş bulunmaktaydım. Veeee dananın kuyruğu burada gerginleşmeye başlamıştı. Hocaların hiçbirini tanımıyordum. Bu sebeple rastgele bir tez danışmanı seçtim. Bu sırada İstanbul’da tam zamanlı bir işe girdim. Okula sürekli gidip gelmem de gerekmiyordu; ama hem çalışıp hem tez yazmak cidden çok zordu. Birkaç yıl sürdü bu serüven. Kendi tez konumu kendim seçmiştim ve danışmanım da onaylamıştı. Çalışma hayatı ile akademik hayatı bir arada yürütmekte çok zorlanıyordum. Ama yine de işe gitmeden önce sabahları erken kalkıp çalışıyor, akşamları da işten dönünce yine çalışmaya devam ediyordum. Danışmanımla görüşmem gereken zamanlarda kendisinin müsait olmaması, zaman zaman benim çalışmamda yaşadığım gerileme ve gecikmenin de etkisiyle çalışmalarıma geri dönüş alamamamla birlikte içinden çıkılmaz uzun bir sürecin içinde bulmuştum kendimi. Bir türlü gelişme kaydedemiyordum. Sonra bir gün danışmanım benimle çalışmaya devam etmek istemediğini bana aniden bildirdi. Olaylı bir şekilde başka bir danışmana geçirildim. O danışmandan da kendisiyle devam edeceğimizin sözünü aldım. Ve birkaç ay sonra kendisi de benimle çalışmak için vakti olmadığını beyan etti. En son başka bir danışman atadılar bana. Persona non grata (istenmeyen kişi) olmuştum adeta. Bu arada konum kabaca; “ABD’nin Evanjelizm’i dünya siyasetinde kullanması ve bunu yaparken sosyal medyayı kullanması” idi. Konu itibariyle bana danışmanların pek yaklaşmak istemediğini düşünmeye başlamıştım. Son danışmanım bana, önce konuyu değiştirme teklifinde bulunup ben kabul etmeyince; “tezin ismini değiştirelim hiç olmazsa” dediğinde bu düşüncemden emin olmuştum.

Nihayetinde tezin ismini değiştirmeyi kabul etmiş ve çalışmamı tamamlamıştım. Ama yine danışmanımdan onay alamadığım için tezimi jüriye sunma şansımı yakalayamadım. Danışmanım bu sırada; kabul edersem başka bir konu ile çalışabileceğimizi söylemişti. Ben de bir süre düşünüp bunu da kabul ettim. Ama onca yıllık emeğim boşa gitmişti…

Bu olaylar sürerken elbette seneler geçti, bir dehlizin içindeydim. Bir şeyler yapmam gerekiyordu. Emeklerimi, çalışmamı ziyan etmemeye karar verdim. Benzer konularda kitap yayınlamış olan yayınevlerine mail gönderdim. İçlerinden birisi (Asi Kitap)https://asikitap.com/ hızlı bir şekilde benimle iletişime geçti ve kitabımı yayınlamak istediklerini söyledi. Ve böylece tezimi kitaplaştırma çalışmalarım başlamış oldu.

Bu kadar uzun bir şekilde hikayemi anlatmak istememin sebebi; bu olayın benim hayatımda önemli bir dönüm noktası olmasındandır. O çalışmayı bir kenara koysaydım; başıma gelenlere kızmaya, söylenmeye devam edecektim. Kendimden uzaklaşacaktım. Ama bir şeyler yapmak, çabalamak ve sonunda somut bir şekilde bunu ortaya koymuş olmak inanılmaz bir haz. Hele ki bir de, bir gün olur da herhangi biri benim kitabımdan faydalanıp çalışmalarında kullansa, bundan duyabileceğim mutluluğu tarif edemem.

Belki bir süre sonra unutulup gidecek. Basımı duracak. Belki birçok insanın bu kitaptan haberi bile olmayacak. Ama bunların hiçbiri şu an yaşadığım mutluluğu bozmayacak. Ben kendi tarihimde bu kitabı her zaman bir zafer olarak hatırlayacağım.

Umarım herkes bir gün emeklerinin karşılığını alır. Bu, her zaman ilk başta yola çıkarken hayal ettiğimiz şekilde olmayabilir. Ama şekil değiştirse de insanın amacına ulaşmış olmasının verdiği hazzın tarifi imkansız.

Hayat hep bir mücadele.. Bunu unutmadan, vazgeçmeden ve mücadeleden keyif alarak yaşamak dileğiyle…

Seninle Başlamadı

En son yazdığım yazımda söz verdiğim üzere; bu yazımda son zamanlarda psikoloji alanında okuduğum kitaplardan biri olan “Seninle Başlamadı”nın içeriğini konu aldım.

Mark Wolynn’in yazmış olduğu “Seninle Başlamadı-Kalıtsal Aile Travmalarının Kim Olduğumuza Etkileri ve Sorunların Üstesinden Gelmenin Yolları”, konu olarak adından da anlaşılacağı üzere, aile travmalarının, kişilerin psikolojileri, yaşamları ve sosyal çevrelerini seçmelerinde ne derece önemli rol oynadığından söz etmekte.

Örneğin; babaanneniz veya dedenizin, annenizin veya babanızın yaşadığı olayları, bunların benzerlerini yaşayabilirsiniz. Onların ne yaşadığınızı bilmeseniz de bilinçaltınız garip bir şekilde kalıtım yoluyla bunları kodlayıp size aktarabiliyor. Bir nevi kopyala yapıştır usulü ile nesilden nesile aktarım oluyor.

Anne-çocuk arasındaki biyolojik bağ aslında son derece psikolojiktir. Bu konuyla ilgilenenlerin ve hatta biraz psikoloji üzerine yüzeysel bir araştırma yapanların dahi bildiği üzere hamilelik süreci, öncesi, sonrası ve her aşamasında annenin yaşadığı olaylar, düşünceleri, etrafında yaşananlar, her şey bebeğin fiziksel ve ruhsal gelişimine etki ediyor. Bunun yanı sıra psikolojik değerlendirmeler, annelerin hamileyken, yeni doğum yaptığında ya da bebeklerini yetiştirirken en çok kendi anneleriyle olan ilişkilerini gözden geçirdiğini söylüyor. Bu yüzden her anne aslında kendi annesiyle bu süreçte bir özdeşleşme yaşıyor. Burada her bireyin kendi ebeveynleriyle olan ilişkisi, oluşturulan yeni ailede de ister istemez örnek alınacaktır. Bu sebeple kendi aile kökenlerimizin sorunlarını bilebilirsek farkındalığımızın artması ve kendimizi tanımamız kolaylaşacaktır.

Kitapta işte bunlardan bahsederek giriş yapılmakta ve sonrasında kitabı benzerlerinden farklılaştıran bazı kavramlar üzerinde durulmaktadır. Çekirdek dil haritası bu kavramlardan biri. Eğer çekirdek dil haritamızı çıkarabilirsek sorunlarımıza derinlemesine inebilir ve çözüme ulaşabiliriz. Bu harita; çekirdek şikayetiniz, çekirdek tanımlayıcılarınız, çekirdek cümleniz ve çekirdek travmanızdan oluşur. Bunun için önce çekirdek şikayetimizi belirlememiz gerek. En çok şikayet ettiklerimiz, en çok kullandığımız kelimeler, cümleler nelerdir? Bunları kimlerden öğrenebiliriz? Kimlerden duymuş olabiliriz? Ya da bu cümleleri söylettirecek duyguları yaşatan olayları yaşamış bir ebeveynimiz hatta büyük annelerimiz, büyük babalarımız olabilir mi? Bunlar hakkında bilgi sahibi olamayabilirsiniz veya bunları soracak hayatta olan herhangi bir yakınınız da olmayabilir. Bu durumda Wolynn, çekirdek cümleniz için, içinizdeki korkunun gerçek sahibi hakkında bir fikriniz varsa; o kişiyi gözünüzde canlandırmanızı söylüyor. Bunun sonrasında da birkaç egzersizle (aslında size sorular sorarak ve yazarak yaptırdığı alıştırmalar) birlikte, içinizde yıllardır sizinle yaşayıp hayatınızı zorlaştıran düşüncelerden nasıl kurtulabileceğinizden bahsediyor. Ama bir kişisel gelişim klişesi olarak yapmıyor bunu. Bu nokta beni etkileyen kısım oldu.

Kitabın 125. sayfasındaki şu cümle benim için önemli. “Biz küçükken bedenimiz duygu durumu olarak aldığımız ve sakladığımız bilgiyi kayıt eden bir kayıt cihazı görevindedir.” Buradan hareketle Wolynn, problemin aslında ebeveynlerimizin bize yaptıkları olmadığını, bizim bunları algılayış biçimimiz olduğunu söylemektedir.

Sonuç olarak aile hepimiz için önemlidir. Farkında olmadan kalıtımsal olarak ailemize veya onların ailelerine ait acıları, anıları, travmaları taşıyor olabiliriz. Bunun için kendimizi tanımalı, sorunlarımızın farkına varmalı ve kendimizi bir araştırma konusu gibi düşünüp incelemeliyiz. Çünkü bizi rahatsız eden her korku, duygu durum bozukluğu, davranış ya da düşünce, bekleyip sadece olumlu düşünerek, olumsuz hiçbir şeyi aklımıza getirmeyerek çözülemez. Bu, ancak bizim günü kurtarmamıza yardımcı olabilir. Bu da geçici ve kısa vadeli bir çözüm olacaktır. Şunu da söylemem gerek elbette; çok ciddi psikolojik sorunlarımız varsa muhakkak bir uzmana görünmeli ve tedavi olmak şarttır.

Bu kitapta ve psikoloji alanında okuduğum makaleler ve kitaplardan da öğrendiğim şu ki; sorunlarımız için kendimizi veya başkasını suçlamamıza gerek yok. Kendimizi tanımalı ve sorunlarımızdan kaçmadan üzerine giderek çözüme ulaştırmalıyız. Çünkü hiçbir şey seninle başlamadı…

Kaynak: Seninle Başlamadı, Mark Wolynn, Çev. Mine Madenoğlu, 20. baskı, Sola Unitas Yay. İstanbul 2018.

Geç Kalanlar

İstanbul Şehir Tiyatroları tarafından sergilenen “Geç Kalanlar” isimli oyundan bahsetmek istiyorum. Öncelikle, 7 Ocak 2019 tarihinde gittiğimiz bu oyundan çok değişik duygularla ayrıldığımızı söyleyebilirim.

Geç Kalanlar oyununun yazarı; Pervin Ünalp, yönetmeni; Nihat Alpteki, oyuncuları; Defne Gürmen, Elçin Atamgüç, Vildan Gürelman, Zafer Kırşan. Konu, bir evli çiftin yaşadığı çelişkiler üzerinde gelişiyor. Detaylı bilgi için; https://sehirtiyatrolari.ibb.istanbul/Activity/Detail/24   

Oyun iki perdeden oluşuyor. Genelde tiyatro oyunları ve sinema filmlerinde kendi aramızda yaptığımız yorumlarda da söylediğimiz gibi ikinci perde daha güzeldi:) Bu genelleme bozulmadı benim için bu oyunda. Ben yine çok detay vermeden anlatmaya çalışmak niyetindeyim. Çünkü hepinizin gidip görmesini isteyebileceğim bir oyun. Sürprizler sürpriz kalsın:)

Oyunda bir evli çiftin sorunları ele alınmış. Evli çiftin her ikisinin de kendi ailelerinden gelen psikolojik travmaların evliliklerine nasıl yansıdığından söz edilmiş. Empati kurmanın önemi, birbirini anlamak için elzem olan iletişimin gücü, konuşmanın, birbirini dinlemenin ne kadar mühim olduğu anlatılmış. Aynı zamanda oyun sırasında birbirine basit ama güzel sözlerin söylenmesinin evliliğin tansiyonun nasıl dengede tutabildiğine şahit oluyorsunuz.

Sadece evlilik değil, insan ilişkilerinde de bu böyle değil midir? Evliliği ve özel yaşamımızı dışarıda bırakarak sosyal ortamlarımızı, toplum içindeki durumumuzu incelemeye çalışalım. Biz toplum olarak pek dinlemeyi beceremiyoruz. Mesela ben özellikle sosyal hayatımda karşımdakini dinlemeye özen gösteriyorum (elbet yapamadığım anlar oluyordur.) ama bazen karşımdakinin benim sözümü keseceğini bildiğim için konuşmamı, anlatacaklarımı hızlandırmayı, karşımdaki sözümü kesmeden diyeceğimi bir an evvel demeyi istiyorum. Ve sonra farkediyorum ki bu bir iletişim olmuyor, bir yarış oluyor. Bunun mesela benim iş ve sosyal hayatımda yenmem gereken bir özellik olduğunu düşünüyorum. Ama sosyal ilişki, iletişim dediğiniz şey zaten karşılıklı olan bir kavram. Adı üzerinde “İLETİŞİM”. Eğer karşılıklı olmasa iletmek derdik. Ne yazık ki her zaman bunu kavrayamıyoruz. Özellikle egomuz bizi çoğu zaman engelleyebiliyor.

Günümüzde bencillik, egonun üstün olması, “kişisel gelişim kitapları, seminerleri” furyası ile de meşrulaşmış durumda. Bu arada bu” kişisel gelişim” olarak adlandırdığım her kitap ve gelişim yöntemi için geçerli değil, sadece bir genelleme yapıyorum. Sadece, “Secret” isimli kitabın türevleri için bu şekilde düşünüyorum. Ama bilimsel olarak temelini psikolojiye dayandıran çok severek okuduğum kişisel gelişim kitapları da olmuştur. Benim için önemli olan bilime dayanan, psikoloji temelli olan yaklaşımlar. İşte bu genellediğim “Secret” tarzı kitaplar veya akımlar genelde bencilliği ve egomuzu tatmin etmeyi ön planda tuttuğu için işin derinine, aile travmalarına inmeyi başaramıyor ve yüzeysel kalıyor. İnsanın kendini tanıması için ailesini, ailesinin geçmişini iyi bilmesi ve araştırması gerektiğini düşünüyorum. En son bu konuyla ilgili okuduğum bir kitap oldu. Bununla ilgili yorumumu da bir sonraki yazımda yazmayı planlıyorum.


Kendimizi sevmeden ve tanımadan hayatta bir şeyleri belki başardığımızı sanıyoruz, bir süre devam ediyoruz. Ama tahmin edilmeyen bir durumla ani olarak karşılaştığımızda ortaya çıkıyor aslında ne kadar güçsüz olduğumuz. İşte o zaman ego ve bencillik kurtarıcı olmuyor aksine yara veriyor.

Konumuza dönecek olursak, “Geç Kalanlar” oyununda iletişimin ne kadar önemli olduğu verilmek istenen ana mesaj. Ama çok daha derin, şaşırtıcı, eğlenceli ve hüzünlü durumlar da var. Bu yönüyle de seyirciyi oldukça etkileyen ve seyircinin dinamiğini kovalayan bir yapısı var. İzlemenizi ve sonrasında yorumlarınızı paylaşmanızı dilerim.

Herkesin kendisini tanıması, araştırması ve iç huzurunu yakalaması ayrıca iletişimden kopmaması dileğiyle…

Masum

Blutv’nin yayın hakkını aldığı Masum dizisi, epey konuşulmaya başlanınca bir de oyuncu kadrosunu görünce insanda izleme isteği uyandırıyor. Ben de epeydir merak ediyordum bu diziyi ama halihazırda Netflix’e üye olduğum için bu tarz başka bir platforma üye olmak istememiştim açıkçası. Neyse ki Masum artık Netflix’te:) Ve tabi ki bunu gören ben, hemen izledim ve bitirdim bir çırpıda.

Dizinin senaristi Berkun Oya, aslında bu senaryoyu bir dizi senaryosu olarak yazmamış. “Bayrak” adlı bir tiyatro oyunu olarak yazmış. Dizinin yönetmenliğini Seren Yüce üstlenmiş. Oyuncu kadrosu gerçekten çok etkileyici. Haluk Bilginer, Nur Sürer, Serkan Keskin, Ali Atay, Tülin Özen, Okan Yalabık, Bartu Küçükçağlayan, İrem Altuğ, Mehmet Özgür, Esra Kızıldoğan, Merve Ateş, Cem Zeynel Kılıç, Defne Halman’dan oluşan oyuncu kadrosu, ilginç senaryosu ve etkileyici çekimleri ile de birleşince dizi, sinema filmi tadında bir seyir şöleni yaşatıyor izleyiciye.

Bir internet dizisi olduğu için RTÜK kaygısı yok. Küfür, içki, sigara serbest:) Yani aslında hayatın içinde olan şeylerin ekrana yansımasının, seyircinin üretilen yapımı daha gerçekçi bulmasını sağladığını düşünüyorum. Ne yazık ki televizyon dizilerimizin hem uzun süreli olması hem de bu tarz yoksunluklar yaşaması tabi bir de sürekli kısır konuların etrafında dolaşması benim gibi çoğu izleyiciyi Türk dizilerinden uzaklaştırmışken internet üzerinden yayınlanan, süre olarak 45-55 dakika arasında süren, serbest yapımlar imdadımıza yetişiyor. Çok fazla örnek yok şu anda ama “Şahsiyet” ve “Fi” dizileri de internet üzerinden yayınlanan ve beğendiğim dizilerden olmuştu. Özellikle “Şahsiyet” ve “Masum”u kesinlikle öneriyorum. Türk yapımlarını ileri seviyelere taşıyacak özel yapımlar bunlar. Böyle dizilerin, filmlerin ortaya çıkması ümit verici.

Şimdi izninizle Masum dizisinin konusu ve karakterlerinden bahsetmek istiyorum. Buradan sonrası spoiler içerecektir. Dikkat!!:)

Küçük bir kasabada yaşayan emekli komiser Cevdet (Haluk Bilginer) ve eşi (Nur Sürer) sakin bir hayat sürmektedir. Tarık (Okan Yalabık) ve Taner (Serkan Keskin) isimli iki oğlu olan bu orta yaşlı çiftimiz, polis Yusuf’un kasabaya gelmesiyle gizemli olayların odak noktası haline gelmiştir. Yusuf, eşinden boşanmış, bir kız çocuğu olan, şehirde yaşayan, polisliği Cevdet komiserden öğrenmiş ve Taner ile çocukluk arkadaşı olan bir karakter. Yusuf, kendisine verilen bir görev için tekrar büyüdüğü kasabaya gelince orada Taner’in kardeşi Tarık ile karşılaşır. Ve olaylar gelişir.

Bundan sonrasında gizem dolu bir maceranın içinde buluyorsunuz kendinizi. Tarık’ın akli dengesi yerinde değil, ağabeyi Taner, Tarık’ın eşi ile birlikte bir araba kazasında hayatını kaybedince akli dengesi bozuluyor. (Tarık’ın akli dengesizliğinin öncesi de var.) Aslında olayların nasıl geliştiği, tüm karakterlerin yaşadığı psikolojik gelgitler ile birlikte ortaya çıkıyor tabi ki.

Psikoloji, polisiye ve gerilim unsurları içeren bu dizide ölen kişilerin hep kafa darbesi ile ölmesi dikkatimi çekti. Dizide, şizofreni olduğunu düşündüğüm, akli dengesizliklere yol açan ciddi psikolojik rahatsızlıklar, anne-çocuk, baba-çocuk ilişkisi, ağabey-kardeş, baba-kız, karı-koca yani aslında genel olarak aile ilişkileri konu edilmiş. Aslında beyinde oluşan rahatsızlıklara da bir vurgu yapılmak istendiği için kafa darbelerinin yer aldığını düşünüyorum. Bu sadece benim fikrim elbette. Aynı zamanda dizinin adı “Masum” olduğu için izlerken bir masum arıyorsunuz. Aslında herkesin kendince bir masum yanı var. Çünkü en kızdığımız kişinin bile kendi ailesinden miras kalan sıkıntıları olabiliyor. Ama yine de en masumu galiba Yusuf’un kızı…

Ben kesinlikle bu diziyi izlemenizi öneririm. Ciddi anlamda çok iyi bir yapım. 2. sezonunun çekilmeyeceği söyleniyordu. Ama biraz internet araştırması yaptığımda bazı yerlerde 2. sezonunun çekileceği bilgisine de eriştim. Ne kadar doğru bilemiyorum. Ama Netflix yayın hakkını aldığına göre devam edecek düşüncesi kuvvetleniyor. Umarım bu güzel dizi devam eder, biz de böyle kaliteli yapımları ve benzerlerini izlemeye devam edebiliriz.

Diziyi izleyenleriniz veya izlemeyi düşünenleriniz varsa lütfen bana yorum yazın. Sizlerin de görüşlerini merak ediyorum.

Benden Ne Olur?

Herkese yeniden merhaba,

Bu yazımda sizlerle, keyifle takip ettiğim Aslı T. Kızmaz’ın yazdığı “Benden Ne Olur?” ile ilgili fikirlerimi paylaşmak istedim. Ben Aslı Kızmaz’ı sosyal medyada keşfettim. İnstagram ve Youtube üzerinden yayınladığı içerikler, videolar ve samimi paylaşımlar ile dikkatimi çeken Aslı Kızmaz, aslında bir süre kurumsal iletişim alanında çalıştıktan sonra kendi ajansını kurmuş ve özgürce, severek çalışmaya başlamış. Oyuncu İlker Kızmaz’ın eşi ve kızı Naz’ın annesi:) Oldukça seveni ve tabi ki her başarılı insanın sahip olduğu gibi sevmeyeni de var. Yaklaşık iki hafta kadar önce satışa sunulan kitabı “Benden Ne olur?”u alıp okudum hemen ve sizlerle paylaşmak istedim. Sizlerin de okumasını tavsiye ederim. Hem eğlenceli hem de keyifli bir kitap olmuş.

https://www.inkilap.com/benden-ne-olur

Kitabın baş karakteri Sertab Bal ve O’nun serüvenlerini okuyacaksınız bu kitapta. Fazla bilgi veremeyeceğim sürprizi kaçmasın. Ama hepimizin kitapta kendisinden bir şeyler bulacağına inanıyorum. Özellikle Pucca’nın Günlüğü/Pucca-Selen Pınar Işık, Kocan Kadar Konuş/Şebnem Burcuoğlu, Kan ve Gül/Alper Canıgüz kitaplarını okuyan ve sevenleriniz varsa bana kalırsa bu kitabı da sevecektir. (Bunu söylememin sebebi; “Benden Ne Olur” ile bu bahsettiğim kitaplar arasında benzerlikler olması değil,
“Benden Ne Olur” un bana daha önce okuduğum bu kitaplardaki hissi yaşattırmasıdır.)

Hepimize bir şeyler olmamız gerektiğinin ve bunun da genelde standart, sıradan ve alışılagelmiş şekilde yapılması gerektiğinin dayatıldığı günümüzde bu kitap, insanın kendisi olmayı başarabileceğini ve sadece kendisi olarak da başına gelen her şeyi göğüsleyebileceğini, kendi yolunu çizebileceğini öyle güzel ve akıcı bir şekilde vurgulamış ki insana hayallerini gerçekleştirme konusunda cesaret vermiş. Ben kitabı okurken baya güldüğümü ve duygulandığımı da belirtmek isterim.

Sertab Bal’ın maceralarının devamını bekliyoruz. Zira kitabın sonu da oldukça sürprizli ve adeta ikinci kitabın geleceğinin sinyallerini veriyor.

Umarım hepimiz hayallerimize kavuşur ve sadece kendimiz olarak bunu başarabiliriz,

Sevgiyle kalın…

Işıltılı Haşereler ve Son..

Yeniden merhabalar,

Bu yazımda en son gittiğim iki tiyatro oyunundan bahsedeceğim. Bu arada baştan söyleyeyim öyle tiyatro veya sanat eleştirmeni değilim ve bilmişlik taslamayacağım:) Ben sadece naçizane kendi görüşlerimi iletmek niyetindeyim.

İlk bahsedeceğim oyun; Işıltılı Haşereler. Oyuncular; Pınar Çağlar Gençtürk, Ünal Yeter ve Selen Uçer. İkinci Kat Tiyatrosu’nun hazırladığı bir oyun. Ben, oyunu Kadıköy Ak’la Kara Tiyatrosu’nda izledim. Konuyu gitmeden biliyordum, zaten baya ilgimi çekmişti. Çok güzel işlenmiş, mesajlar çok duru bir şekilde verilmişti. Oyuncuların da yetenekleri göz dolduruyordu. Açıkçası özellikle Pınar Çağlar Gençtürk’ün performansı (diğer oyuncuların performansları da kesinlikle çok iyiydi.) beni daha çok etkiledi. Daha sonradan hatırladım ki Pınar Çağlar Gençtürk’ü ilk olarak Nurgül Yeşilçay’ın başrol oynadığı 2009 yılında vizyona girmiş olan “7 Kocalı Hürmüz” isimli sinema filminde izlemiştim.

Oyunun konusundan kısaca bahsedip detaylara girmeyeceğim. Spoiler vermek istemem:) Ev sahibi olmak için sabırsızlanan bir çift var. Ve çiftin bu amaç uğruna neler yapabileceği anlatılıyor. Ben daha fazla bilgi vermeyeyim. Şu linkten de bakabilirsiniz. https://tiyatrolar.com.tr/tiyatro/isiltili-hasereler

İkinci oyun; Son. Oyuncu listesi bu sefer kalabalık. Oyuncular; Aslı Menaz, Aslı Şahin, Ayşem Yağmur Ulusoy , Can Alibeyoğlu, Cemal Ahhan Şener, Emre Çağrı Akbaba, Ercan Demirhan, Neslihan Ayşe Öztürk, Onur Demircan, Özgür Atkın, Tarık Köksal, Volkan Öztürk, Zeki Yıldırım. Oyun, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları’nın bir oyunu. Ben Kadıköy Haldun Taner Sahnesi’nde izledim. Oyun ile ilgili detaylı bilgiyi şu linkten edinebilirsiniz. https://sehirtiyatrolari.ibb.istanbul/Activity/Detail/42

Distopik ve fütüristik bir oyundu. Kötü bir gelecek senaryosu üzerine inşa edilmiş. Ben bu tarz kitapları, dizileri ve filmleri çok sevdiğim için çok beğendim. Ama eğer tarz olarak ilginizi çekmiyorsa sevmeyebilirsiniz. Özellikle sahne tasarımı çok hoşuma gitti. İlk defa Şehir Tiyatrosu’nun bir oyununu izleme şansı yakaladım. Evet bu bir şans; çünkü Şehir Tiyatroları’nın bilet fiyatları oldukça uygun ve yer bulmak imkansıza yakın. Biletler 1 ay öncesinden satışa sunuluyor. Bilet satış saati var, aynen opera ve bale biletlerinde olduğu gibi. O yüzden hatırlatma, alarm filan kurdum bilet alabilmek için. Baya çabalıyorsunuz yani:) Aslında hala ülkemizde tiyatro, opera ve bale biletleri için yer bulamamak şahsi olarak beni zorlasa da mutlu da etmiyor değil hani. Demek ki MFÖ’nün dediği gibi “Benim hala umudum var.” :)) Neyse konudan kopmayalım. Sonuç olarak yine spoiler vermemek için çok derine inemeyeceğim. Ama bence görülmesi gereken bir oyun. İnsanların, toplumların dönüşümlerinden ve hırslarından bahsedilmiş genel olarak.

Şimdi, belki aranızdan gidenler olur diye sizlerle fikirlerimi detaylı olarak paylaşamadım. Ama keyif alarak izlediğimi ve bende kesinlikle etki bırakan oyunlar olduğunu söyleyebilirim. Bir de fark ettim ki; iki oyun da aslında insanların para hırsını konu almış. Bu yüzden de bir tanesi her ne kadar geleceğe yönelik olsa da iki oyun da, günümüzde homo sapiensin ne derece hırstan gözünün döndüğünü, para için neler yapabileceğini hatta yaptığını düşündürttü bana yeniden…

Eğer bu oyunlara giden olursa lütfen benimle fikirlerini ve yorumlarını paylaşsın.

Sanatla ve sevgiyle kalın…

Şirinler Köyü Kapadokya

2018’in son haftasında eşimle bir kaçamak yapalım dedik ve Kapadokya’yı seçtik. İyi ki de burayı seçmişiz. Aralık ayı için havanın oldukça soğuk olması ve arabasız olmamız gezmemizi biraz güçleştirse de karlar altında Kapadokya bambaşka bir havaya bürünüyormuş. Yani üşümekten korkmuyorsanız ve bizim gibi her gün üçer dörder kat kıyafet giymeyi göze alırsanız Aralık ayında gidilmesini tavsiye edebilirim. Çünkü zorluklarına rağmen o manzarayı görmenin ve o büyünün içerisinde her şeyden uzak hissetmenin muhakkak yaşanması gerekir diye düşünüyorum.

Göreme-Göreme Tepesi, Sunset Point nam-ı diğer Aşıklar Tepesi

Biz Göreme’de konakladık. Hava kötü olduğu için ilk günümüzde balonlar kalkmadı. Acaba gidene kadar göremez miyiz balonları diye biraz endişelendik. Ama neyse ki ikinci gün odamızın penceresini açtığımızda karşımıza kocaman bir balon çıkıp bize “günaydın” dedi. Daha sonra otelimizin terasına çıktık ve karlar altındaki Göreme’de peri bacalarının arasından süzülen balonları görünce gerçekten bir masalın içinde gibi hissettik.

Göreme

Gezilecek Yerler

Birçok kaynaktan edindiğim bilgiye göre; Kapadokya; Nevşehir, Niğde, Aksaray, Kırşehir ve Kayseri illerine yayılmış bir bölgeye verilen isimmiş. Biz, bu geniş bölgeden Nevşehir tarafındaydık. Göreme, Kapadokya bölgesinin içerisinde konaklama için en merkezi yer bence. Gezilecek diğer ilçelere de ulaşımı kolay. Arabayla gitmek veya araba kiralamak daha mantıklı, ama bizim orada olduğumuz sürede yollar çok buzluydu, bunu da eklemek isterim. Biz toplu taşıma kullandık, aslında gittiğimiz yerler, Göreme’ye yaklaşık olarak 15-20 dakika uzaklıkta. Ama dolmuşlar saat başı hareket ettiği için soğukta beklemek durumunda kalabiliyorsunuz.

Gezimizin ilk gününe Avonos’tan başladık. Avonos’ta bulunan Güray Müze’ye gittik, gerçekten uğranması gereken çok önemli ve güzel bir müze. Güray Müze hakkında biraz bilgi verelim.

Güray Müze, Avanos ilçesi sınırları içinde çağdaş müzecilik anlayışı ile kurulmuştur. Teşhir salonları, sosyal etkinlik alanları ve diğer hizmet birimlerinin bulunduğu yapı kayaya oyularak, yerin 20 metre altında 1600 metrekarelik bir alana inşa edilmiştir. Mimari yapısı ve konsepti müzeye dünyanın ilk ve tek yer altı seramik müzesi olma özelliğini kazandırmıştır. http://www.guraymuze.com/kurumsal.php

Gerek pişmiş toprak seramik eserleri gerekse de küçük buluntuları ile zengin bir koleksiyona sahip olan müze; üç bölümden oluşmaktadır.

1. Bölüm: Antik Eserler Salonu 

2. Bölüm: Modern Eserler Salonu.

3. Bölüm: Sergi Salonu, Kafeterya ve içinde şöminesi olan bir fuayedir. http://www.guraymuze.com/kurumsal.php 

Güray Müze içerisinde alışveriş yapabileceğiniz bir mağaza da bulunmaktadır. Aynı zamanda çömlek yapmak için de bir atölye mevcut. Biz burada çömlek yaptık. Fakat buradaki çömlek makinaları elektrikli, yani eğer daha otantik olan ayakla çevrilerek dönen makinalarla çömlek yapmayı denemek isterseniz burada o imkan yok maalesef. İsterseniz burada yaptığınız çömleklerin kurumaya bırakılıp fırında pişirildikten sonra kargoyla adresinize gönderilmesini talep edebilirsiniz. Bir de mağaza kısmının içerisinde “fosforlu oda” var. Orayı bilip sorarsanız gösteriyorlar. Yoksa özellikle orada burayı öneren olmuyor. Mutlaka burayı da görün derim.

Avonos-Güray Müze

Avonos’tan Göreme’ye döndüğümüzde Göreme’de bulunan ve Göreme merkezden yürüyerek (aslında tırmanarak:)) yaklaşık 20 dakikada ulaşabileceğiniz Aşıklar Tepesi’ne çıktık. Buraya Sunset Point (Gün batımı seyir noktası) ve Göreme Tepesi de deniliyormuş. Burası gerçekten görülmeye değer, yazımın başında bahsettiğim o şirinler köyü çağrışımına ilk burada yakalandım.

İkinci günümüzde Ürgüp’e gittik. Burada Ürgüp’ün meşhur sütlü kabak çekirdeğini tattık. Gerçekten güzel, tavsiye ederim. Daha sonra Asmalı Konak’ı ziyaret ettik. Ardından Turasan Şarap Evi’nde şarap tadımı yaptık ve sıcak şarap içtik. Fakat methedildiği kadar güzel bulmadık açıkçası Turasan’ın şaraplarını.

Ürgüp-Turasan Şarap Evi

Üçüncü günümüzde Göreme Açık Hava Müzesi’ne gittik. Peri bacalarının içinde yer alan birçok kilise var burada. Karlı, buzlu ve de yüksek olduğu için merdivenleri çıkmakta biraz zorlandık. Ama düşmeden bu parkuru da tamamladık 😊 Göreme Açık Hava Müzesi’ne giriş kişi başı 45 TL. Müze giriş ücreti olarak değerlendirildiğinde oldukça yüksek bir fiyat. Bizim yaptığımız gibi müze kart çıkartırsanız daha uyguna geliyor. Tabi halihazırda müze kartınız varsa daha iyi. Göreme merkezden yaklaşık 20-25 dakika civarında yürüyerek Göreme Açık Hava Müzesi’ne ulaşabilirsiniz.

Restoranlar

İlk geldiğimiz gün akşam vakitlerinde otele vardık. Yemek için otelimize danıştık. Onlar bize Göreme merkezde yer alan Aysel’in Mutfağı’nı önerdi. Oranın sahibi Aysel Hanım’ın oğlu Emin Bey ile tanıştık. Kendisi çok ilgili, güleryüzlü ve samimiydi. Gezilecek yerler ve ulaşımla ilgili kendisinden de bilgi aldık. Biz orada bostan kebabı ve şebit yağlamasını denedik. Tatları çok güzeldi. Daha sonraki günlerde kahve içmek ve kahvaltı yapmak için de gittik. Kahvaltıları da çok lezizdi.. Her seferinde tüm ekip çok samimiydi. Bu yüzden Aysel’in Mutfağı’nı güvenle ve keyifle tavsiye ederim.

Göreme-Aysel’in Mutfağı
Göreme-Aysel’in Mutfağı-Şebit Yağlaması
Göreme-Aysel’in Mutfağı

2. günümüzde değişik bir yerde yemek istediğimiz için Trip Advisor adlı siteden araştırma yaptık. Yapılan yorumlara göre İnci Cave Restoran’ı denemek istedik. Aslında bulunduğumuz yere çok yakın olmasına rağmen çarşı esnafından birine sorduk ve bize çok ters istikameti tarif etti. Neyse ki Google Maps var, navigasyoncuğumuzun yardımıyla restoranı bulduk. Cem Yılmaz’ın Faruk Eczanesi anlatımını bire bir yaşamış olduk böylece😊 İnci Cave Restoran’da adından da anlaşılacağı üzere bir mağaranın içindesiniz. Erol Bey ve Mustafa Bey güleryüzlü hizmetleri ve samimi sohbetleriyle gecemize renk kattılar. Burada testi kebabı ve inci spesiyal isimli yemeklerini tattık. Ayrıca Kapadokya’ya özel Aside isimli bir tatlı varmış, her restoranda bulunmuyormuş. Un helvası gibi ama yapımında şeker yerine pekmez kullanılıyormuş. Gerçekten enfesti.. Ayrıca ortam, Göreme’nin tarihi dokusuna çok uygun ve sizi başka diyarlara götürüyor. Servis hızlı, yemekler leziz, ortam sıcak.. Mağara olduğu için telefonun çekmemesi de bonus:)

Göreme-İnci Cave Restoran

3. gün yine Trip Advisor’dan yaptığımız araştırmalar neticesinde Orient Cave Kitchen’a akşam yemeğine gittik. Burası da yine bir mağara olduğu için Kapadokya’nın doğal yapısına uygundu. Yorumlarda suflesinin çok özel olduğu söylenmişti. Denedik ve gerçekten leziz bulduk.

Bizim Kapadokya gezimiz böyleydi. Eminim çoğunuz zaten gitmişsinizdir. Ama gitmeyenler varsa onlara yardımcı olabilmek adına detaylandırarak gezimizden bahsetmek istedim.

Biz kendi adımıza 2018’i böylece güzel kapatmış olduk. Dilerim 2019 yılı, bolca gezeceğimiz, yeni ve farklı yerler keşfedeceğimiz sağlıklı, huzurlu, mutlu bir yıl olsun herkes için… Mutlu seneler🎄

Hayallerini Gerçekleştirememenin Dayanılmaz Hafifliği…

Bu yazım biraz karamsar olacaktır, baştan uyarayım…

Günümüzde çoğu insan sevmediği işte çalışıyor. Sevdiği işte çalışabilen ve geçimini bu şekilde sağlayabilen insanlara hayranım. Ben ne yazık ki onlardan biri değilim.     

Çalışmayı çok sevdim ve her zaman  iş hayatının içinde oldum. Elbette her iş, bana bir şeyler kattı biliyorum. Ama hiçbir zaman kendi istediğim, hayal ettiğim işlerde çalışamadım. İdealist olarak ve ne istediğimi bilerek  üniversiteden mezun oldum. Çok severek uluslararası ilişkiler bölümünü bitirdim. Bu bölümü seçtiğim için hiçbir zaman  pişman olmadım. Mezun olunca dış haberler muhabiri olarak çalışmak istedim.  Olmadı, olabilirdi ama maddi imkansızlıklar hayallerimi gerçekleştirmeme olanak tanımadı. (Bu konuya döneceğim.) Ve sonra özel sektörde çalışmaya başladım. Asla memur olmak istemedim, memuriyet benim için durağanlıktı, vizyonumu genişletememek, dünyaya açılamamaktı. Yaklaşık 8 senedir özel sektördeyim ve şimdi keşke memur olsaydım diyorum:) En azından kendime ayırabileceğim boş vakitlerde istediklerimi yapabilirdim. O vizyonu kendim geliştirebilirdim.  Çalışma saatleri buna olanak tanıyor çünkü. 

İnsan yaptığı işi sevmediğinde hayatının her alanı da bu sıkıntıdan payına düşeni alıyor. Evet her şey insanın elinde, güçlü olmak, hayata her şeye rağmen devam edebilmek, işi işte bırakmak mümkün, söylenmemek mümkün, mücadeleci olmak mümkün. Ama ben bunları yapsam da işin içinden çıkamadığım bir noktada buluyorum kendimi. Kapitalist dünya düzeninde patron hakimiyeti altında ezilen çalışanlardan biri olmaktan ileri gidemiyorum ne yazık ki. Her patronun ortak özellikleri var gerçekten; emir verme, ego tatmini gibi gibi… Ama şu an yaşadıklarım ve maddi olarak buraya mecbur olmam sebebiyle işittiğim laflara cevap verememek (hele de haksızlıklar karşısında dik durmaya alışmış biri olarak) öyle güç geliyor ki. İçimden suratına istifa mektubunu fırlatmak istediğim bir patron ile çalışıyorum. İşin zamansızlığı, düzensizliği de cabası. Ama bir gün gelecek, biliyorum bir gün bu yaşadıklarımı da kendi tarihimin tozlu sayfalarına gömeceğim. Fakat o ve onun gibiler her zaman “vicdansız” ve “kötü” olarak anılmaya devam edecekler…  

Az önce “bu konuya döneceğim” diye belirttiğim konu ise, insanın hayallerini maddi imkansızlıklardan dolayı gerçekleştirememesi. Belki de hayallerini gerçekleştirememiş olanlar buna sığınıyoruz. Gazeteci olmayı çok istedim, yıllarca hayalini kurdum ama mezun olunca maddi imkansızlıklardan dolayı yapamadım diyorum. Belki de standartlarımı yeterince düşürmeyi göze alamamışımdır. Akademisyen olmayı da çok istedim ama torpilin su gibi aktığı canım ülkemde bu alan da bana pek fırsat tanımadı diyorum. Belki de yine bir yerlerde hata yapmışımdır. 

Evet kariyer hedeflerimde ve hayallerimde çok yıkıma uğradım. Fakat düşünüyorum da belki de yeterince çabalamamış ve planlı hareket etmemişimdir. Bir şeylerin arkasına sığınmak, bahaneler üretmek, söylenmek sıklıkla yaptığım şeylerdi. Ama artık bunlardan kurtuluyorum. Üzerimde ağırlık yapan tüm bu kayaları bir uçurumdan aşağı yuvarlıyorum teker teker. Hafiflememe çok ama çok az kaldı. 

Yazımın başında karamsar bir yazı olacak demiştim; ama ümit etmeden yaşanmıyor.  O yüzden yazımın sonu karamsar olmayacak. İnanıyorum ki kişi kendini tanır, yapabileceklerini bilir ve bu doğrultuda planlı çalışarak zorlukları göze alabilirse istediklerini başarabilir. Zaman geçse de yaş alsa da insan her zaman ne istediğini bildiğinde ve planlı çalıştığında başarıya ulaşabilir. 

Bir sonraki yazımda görüşmek dileğiyle…